12 Şubat 2015 Perşembe

HER ŞEY HATIRA OLUR,GURBET KALIR GERİYE



cemil aydın


Oturduğum koltuğun önünde dünyaya açılan sürgülü bir cam. Çek sürgüyü, ver malı, al parayı, çek sürgüyü, ver malı, al parayı…

Böyle bir hayatı düşlememiştim. Zaten ne olduysa gölgesinde dinlendiğim ceviz ağacının, alabildiğine uzanan ormanların velhasıl sahip olduğum nimetlerin kadrini kıymetini bilmemezlikten oldu. Memnun olmadım. Memnun olmadığım gibi, beni neyin daha fazla memnun edeceğini hiç düşünmedim.


Sonra dedem öldü. Ağustosun ilk günü toprağa verdik dedemi. Ölümüm o zaman başlamıştı.

İnsanın farkına varmadan hayat sebebi haline getirdiği alışkanlıkları vardır. Gün ışımadan uyanmak böyle bir alışkanlıktı benim için. Kuşluk namazı kılmak, öğlen uykusuna yatmak, ikindiden sonra uyumamak, tesbih çekerek beklemek akşam ezanını. Bu alışkanlıklarımı dedemle kazanmıştım. Onun varlığıyla mümkün olan nedense içselleştiremediğim bu alışkanlıklarımı kaybettim öldüğünde.

Aptalca bir şaşkınlıktı yaşadığım. Hiçbir mukavemetim yoktu akıp giden hayata. Ev yıkılsındı para yaparken satılsındı. Ne yapabilirdim?

Oysa dedem içten içe bu günleri zihninde yaşamış ve beni kendi tecrübelerini, alışkanlıklarını yaşatacak bir bekçi gibi yetiştirmişti. Bunu fark edebiliyordum üzerime eğilmesinden, verdiği kıymetten. Hoşuma gidiyordu. Gel gelelim dedemin çabalarını boşa çıkartmıştım.

Ölüm, doğanın en ufak bir kıpırtısının kusursuzca fark edildiği bu mezrada yüreğimi, aklımı tahrip etmişti. Dedemin ölümünün tüm ağırlığını ben üstlenmiştim ve bu ağırlık beni hareketsizleştirmiş, donuklaştırmıştı. Öyle ki her eşyasında dokunuşlarımın izi olan bu ahşap evin, kaplıca yolunun köyümüzden geçecek olmasından dolayı değerlendiğinden kardeşlerimce müteahhite teslim edilmesine bile ses çıkaramadım.  Abim: “Bir süre bizde kalırsın, ev bittiğinde sana da bir daire düşer, tekrar gelirsin buralara merak etme. “ dediği günün gecesi ağlamakla geçmişti. Lanet ediyordum talihime. Kahrolası yolun köyümüzden geçeceği konuşulmaya başlandığından bu yana köyün mirasını müteahhitler paylaştırmaya başlamıştı. Böylece köyün çehresi değişmiş, kardeşlerin arasına soğukluk girmiş, mahkeme nedir bilmeyenler avukat bulma derdine düşmüştü. Müteahhitlere göre bunlar olağan şeylerdi. Hem onların kötü bir niyeti yoktu kendilerince. 3+1 daire,110 metrekare, ebeveyn banyolu, şömineli, mantolu ev yapacaklardı bize, daha ne olsundu. Oysa ben camlarına serçelerin gaga vurduğu, fındık dallarının, asmaların gölgelediği; akşamsefalarının, menekşelerin, sümbüllerin, fesleğenlerin bir kale gibi çevirdiği terası bulunan ve bu terasta yıldızlı yaz gecelerinde gökyüzünü seyrettiğim ahşap evimizden silme beton bir eve nasıl geçerdim? Dökülecek betonlar yüreğimi, aklımı dondurmaz mıydı?

Yakıcı soruların rahatsızlığıyla uyur uyanık geçirdiğim her gecenin sabahında kendimi bir önceki günden daha yalnız, daha savunmasız, daha güçsüz hissederek uyanıyordum. Yolun ortasında yürüyen dedeme araba çarpar mı, hırçın köpeğimiz Karabaş salıkken acaba mahallemize misafir gelir miydi, gaz yağı daha ne kadar idare ederdi kaygıları artık bitmişti. Kaygısı olmayan adamın kavgası da olmuyormuş, anladım.  Kaygısızca seyrediyordum olan biteni. Sanki olan biten her şey yaşamam gereken acı bir tecrübeymiş gibi öylesine karşılıyordum kaderimi.

Saatin tik takları hiç durmamış ve evin yıkılma zamanı gelmişti. Duramadım, izleyemedim evimizin yıkılışını. Dozer tüm hışmıyla evimizin üzerine yürürken ben savaş meydanını terk eden firari bir asker gibi koşarak uzaklaşıyordum.  Hızımı gittikçe artırarak koşuyordum. Sanki dursam bir daha susmamacasına ağlayacaktım. Öyle doluydum ki ağlasam şu Nazlıdere’nin suları taşacaktı gözyaşımdan. Koştum, koştum, yüreğimin atışlarını kulağımda hissetmeye başlamıştım. Şakaklarım kabarıyordu. Sırtım buz kesilmişti. Ayaklarımda derman kalmamıştı. Yavaşlamaya başladım. Bir kuş gibi yalpaladım. Gözlerim karardı. Böğürtlenlerin arasına yüzükoyun yıkılmışım evimiz paramparça olurken.

Sonrası gurbeti taşımaktı gittiğim her yere. Kasabada kalan abimin yanında evlatlık gibi sığındığım zamanlar gelmişti.  Önceleri umutluydum. Mutlu olacağıma inanmak istedim. Önce yengem kırdı hevesimi. Hal hatır sormalarıma, gülümsemelerime duvar kesilmiş yüzüyle karşılık verdi.  Ona göre misafirliğim gereğinden fazla uzamıştı. Kendisine ait bir hayatı ne zaman olacaktı? Bıkmıştı hep bir şeyleri beklemekten, birilerini idare etmekten. Bir an önce evden gitmeliydim. Başka kardeşlerim de vardı, onlarda da kalabilirdim. Sülalenin enayisi sen misin, diyordu abime. Abim azıcık dişini sıkmasını, benim kimseye zararımın olmadığını, ayrıca büfeyi işleterek kendisine ek iş yapma fırsatı sunduğumu, evi bir an önce bitirebilmek için biraz daha sabretmeleri gerektiğini söyleyerek sakinleştirmeye çalışıyordu yengemi. Kulak misafiri olduğum bu tartışmalar beni öfkelendirse de evin huzuru benim yüzümden bozulmasın diye ses çıkartmıyordum. Bir ömürdü işte yaşadığımız, geçirilmesi gereken.

Geçirilmesi gereken bu ömrümde ölümümü hızlandıran bayram sabahları olmuştur. Bayram sabahları taze süt ve cevizli lokumdu benim için. Bayram sabahları tekbirlerle yürümekti, selam vermekti her gördüğüne. Bayram sabahları sokağın dolup taşmasıydı bayram cemaatiyle. Tek tük de olsa kaplıcalara doğru yola koyulan bayram bayram tatile giden nasipsizlere Allah’tan hidayet dilemekti yolu onlara açarken. Son zamanlarda bayramlaşma artık cami içerisinde yapılıyor. Çünkü arabalar vızır vızır gidiyor kaplıcalara doğru, nasipsizlerin sayıları arttı. Selamlar artık duyulur duyulmaz bir sesle veriliyor. Tekbirsiz yürünüyor yollar. Artık aç düşüyoruz yola bayram sabahları. Yine de değişmeyen bir şey var. Mezarlığa gitmek. Tepelerde beni yalnız koymayın, derdi dedem. Hasretle baktırmayın yukarılardan. Köyü tepeden gören dik bir yokuşun sonundaydı mezarlık. Mezarlığa gittiğim bayram sabahında dedemin hayattayken ısrarla yapmamızı istediği ziyaretler bana utanç veriyordu artık. Dedem ölmüştü. Dua bekliyordu oğullarından, torunlarından. Arife gününden akrabaların tümünün evimize doluştuğu bayramlar geride kalmıştı artık. Arife günlerinde köyde kimse yok. Bayramın ilk günü gelip hemen kaçıyor artık onun oğulları. Ben dedeme olan sevgimden, biraz da abilerimin günahını omuzladığımdan uzun uzun oturuyorum mezarının başında. Geldiniz mi hemen kalkmayın, derdi dedem. Biraz seyredeyim sizi. Otururdum ben de. Dertleşirdim. Konuşmazdım ama konuşmak günahtı mezarlıkta.  Dertleşirdim dediysem uzun uzun susardım işte. Dua ederdim sonra susardım, susardım, susardım…

Şimdi bir bayram sabahında büfenin sürgülü camını açıp kapıyorum. Müteahhit evi bitirmeden yurtdışına kaçtı. Evi tamamlamak için daha çok paraya ihtiyacımız var. Bu yüzden büfemiz açık. Bayram namazını kıldıktan sonra büfeye geldim. Bolca köy ekmeği sattım, harçlıklarını erkenden bitirmeye niyetli çocuklara şekerler, çikolatalar… Müşteriyi gönderip camı kapattığım her an dedem geliyor gözümün önüne. Yokuşun tepesinden derin derin bakıyor bana doğru. Ürpererek silkiniyorum. Karnım gurulduyor. Açım. Önümde süt ve cevizli lokum. Boğazımda yumruk. Yiyemiyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder