24 Ekim 2013 Perşembe

TÜRKİYE DERGİ FUARI İZLENİMLERİM


cemil aydın


Türkiye Dergi Fuarı'nı ilk gün ziyaret ettim.Geçen sene Üsküdar'da yapılan dergi fuarını son gün ziyaret etmiştim. Fuar alanından hayal kırıklığıyla ayrılmıştım. Seneye düzenlenecek olan fuara gitmem diyordum ama fuarın Sirkeci'ye alınması ve geçen seneye göre medyada daha çok yer alması bende geçen seneye göre daha iyi bir fuar olacağı beklentisini oluşturduğundan etkinliğe katıldım.

Sirkeci garına girer girmez tamirat gürültüleri doldurdu kulağımı. İnşaat faaliyetleri dergicilerin bulunduğu alanda da devam ediyordu. Bu durum elbette beni rahatsız etti ama yine de dergilerle buluşmak ve dergicilerle sohbet etmek isteğimi gölgede bırakmadı.

İlk olarak Seher dergisi karşıladı beni.İmam hatip öğrencilerinin çıkarttığı bir dergiymiş. Dergiyi üstünkörü inceledim.İmam hatip liselerindeki edebi faaliyetlerden Yedi İklim dergisi aracılığıyla haberim olmuştu zamanında. Arada acemice yazılmış yazılara rastladım. Her ne olursa olsun okullardaki bu hareketlilik kayda değer bir gelişmedir.İlgilenilmesi ve desteklenilmesi gerekir.

Daha sonra Afak dergisini inceledim.5.sayıyı incelediğim sırada eşiyle birlikte hızlıca fuarı dolaşan bir adam aceleyle: "Neden derginizin ismini Arapça yazıyorsunuz." dedi. Görevli arkadaş dergimizin ismi Türkçe yazıyor,yanlışınız var." dedi. Bunun üzerine adam Latin harfleriyle yazılmış kısımları göstererek: "Burada neden böyle yazıyorsunuz madem,karar verin hangisiyle yazacaksınız?" diye sordu. Şaşkın gözlerle seyrettim olan biteni.Görevli gayet makul davranmıştı.Adam lakayt bir tavırla oradan uzaklaştı. Görevliye insanlarımızın büyük kısmının bu yanılgıyı benimsediğini söyledim. Okuldaki öğrencilerim de kullandığımız alfabeyi Atatürk'ün bulduğunu iddia ediyor ve eskiden kullandığımız dilin Arapça olduğuna inanıyorlar.Koskoca adamlar böyle düşünüyorsa öğrencilerime kızmamalıyım, dedim. Görevli arkadaşım da bana hak verdi. Kendisi de derginin kadrosunda olan arkadaşımdan dergiye dair bilgi aldım. Kendisi İstanbul Üni. Hukuk fakültesi son sınıf öğrencisiymiş. Kendisiyle aynı üniversitede okuyan üç dört arkadaşıyla birlikte dergiyi çıkartmaya başlamışlar. Derginin uzun soluklu olmasını dileyerek ve son sayıyı da satın alarak ayrıldım.

Daha sonra Dergah dergisinin son sayısını kendisiyle aynı sitede beraber yazdığımız şair arkadaşım Fatih Çodur'un şiirinin yayınlanması hatırına satın aldım.

Fayrap dergisinin alanını inceledim.Dergi uzun süreden beri çıkmıyordu ama fuara katılmışlardı.Popülist Kültür Derneği faaliyetleri hakkında kısaca bilgi aldım. Dernek bünyesinde faaliyetlerini yürüten birkaç ismi tanıdığımı ve Belya Düz'ü ilgiyle takip ettiğimi söyledim. Görevli arkadaş da Belya Düz'ün kardeşiymiş.Pot kırmadığım için şanslı olduğumu gülümseyerek söyledim.Kendisi tevazuyla her türlü eleştiriye açık olduklarını söyledi.

Yedi İklim dergisi alanında Şakir Kurtulmuş ve Müstakim Haksal vardı. Kendileriyle kısa bir sohbetimiz oldu. Yedi İklim dergisinde şiir yayınlatmak için şansımı zorladığımı 276.sayıda bunu başardığımı söyledim.Şakir Kurtulmuş ilgiyle şiirimin yayınlandığı dergiyi aldı,şiirimi okudu.Yazmaya devam edip etmediğimi sordu.Ben de devam ettiğimi,şiir ve öykü üzerine çalıştığımı,şiirde kendi dilimi henüz oluşturamadığımı söyledim. Kendisi şiir yazan kişinin kendisinin farkında olmasının büyük bir meziyet olduğunu ve bu yaklaşımımın şiire önem verdiğimin bir göstergesi olduğunu belirtti.Kendisine gönderilen yazılara sadece "Yayınlıyoruz ya da yayınlamıyoruz." şeklinde cevap vermelerini yetersiz bulduğumu söyledim.O da gönderen kişiyi yeterince tanımadıklarından eleştiriden kaçındıklarını iletti.Bazı şair ve yazarların editörlerin eleştirileri sonucu edebiyattan uzaklaştıklarını duyduklarını söyledi. Sağlam bir eleştiri için editör ve okuru arasında bir yakınlığın olması gerektiğini söyledi. Kendisine hak verdiğimi belirtmekle birlikte yine de gönderdiğim yazılara kıyasıya eleştiri beklediğimi ilettim.

Ay Vakti dergisinin alanında editör Şeref Akbaba'nın bir aile dostu bizi karşıaldı. Dergileri hızlıca inceledim. Ay Vakti dergisinin bir sayısında yer aldığımı kendisine ilettim. Şeref Akbaba'yı sordum. Şu an için burada olmadığı söyledi ve ismimi not etti.Şeref Hoca kim beni sorarsa not et demiş. Görevli de dikkatle vazifesini yerine getiriyordu.

Şiir Vakti ve Hayal Bilgisi dergilerinin bulunduğu alana da uğradım.Selim Tunçbilek bizi karşıladı. Kendisiyle tanıştıktan sonra dergileri incelemeye başladım.Elime Hayal Bilgisi dergisinin 10.sayısını aldım.Cihat Albayrak'ın şiirinin hemen altında Ay Vakti dergisinin Temmuz-Ağustos sayısında yayınlanan Sesini Yitirmişlerin Ağıtı adlı şiirimin tavsiye edildiğini tesadüfen gördüm.Doğrusu şiirimin fark edilmesi ve tavsiye edilmesi beni çok sevindirdi.Sevincimi Selim Tunçbilek'le de paylaştım.Kendisi beni tebrik ettikten sonra Şiir Vakti dergisinin ilk beş sayısını hediye etti. Dergiye de şiirlerinizi gönderebilirsiniz,dedi. Dergileri en kısa sürede inceleyeceğimi ve dergiye katkı verebileceğimi söyledim. Yusuf Bal'ın şiir kitabını gördüm. İsim Yusuf Bal olunca görsel şiir konusu açıldı tabi ki. Selim Bey görsel şiirin geleceğinin olmadığını söyledi. Ben de görsel şiire ilgi duymadığımı ve bu tarz şiire mesafeli yaklaştığımı söyledim.Selim Bey,Yusuf Bal'ın görsel şiiri kullanan diğer şairlerden farklı olduğunu, imgelerinin sağlam,şiir dilinin çok farklı olduğunu söyledi ve şairin hakkını teslim etti. Vedalaşarak alandan ayrılmak üzereydim ki Taha Akyol'a imzaladığı On Üçüncü Gün adlı şiir kitabını,Taha Akyol imzalı olmasında mahsur görmezsem kabul etmemi istedi. İmzalı kitaplara özel bir anlam yüklemediğimden ve kitaba imzadan daha çok değer verdiğimden memnuniyetle kabul ettim.

Son olarak Barbar adlı derginin alanını ziyaret ettim. Derginin kadrosu sadece öğretmenlerden oluşuyormuş. Meslektaşlarımın böyle bir girişimde bulunması beni şaşırtmıştı. Derginin bu sene çıkan sayılarını ve daha önceden çıkarttıklarını düşündüğüm yine aynı isimli dört sayfadan oluşan sayıları hediye olarak aldım.Barbar dergisinin alanında hoş sohbet bir abi vardı. Barbar'ın alanından ayrılırken bu hoş sohbet abiden kısa muhabbetimizle pek de ilgisi olmayan bir cümle işittim: "Sanal alemin de rabbi var.Bunu unutuyoruz."

Söz kağıda dökülüyor,çeşitli isimler altında birilerine bir şeyler anlatmak isteyenler bir araya geliyordu. Sanal alem üzerinden yürütülen şiir gönder-yayınlat kısır döngüsünden kurtulmak için, yazı yazma meselesinin özünü anlayabilmek için,dergicilerin derdini anlamak,onların çabalarını görmek için iyi bir fırsattı.Bu fırsatı değerlendirdim.


Sizler de değerlendirin isterim.

12 Ekim 2013 Cumartesi

MAİŞET


cemil aydın    


Zamanın durduğunu zannettiğim anlardı. Hayatın keşmekeşinden bir an için sıyrılıp, sobamızdan yayılan sıcaklığı muhafaza etmeye çalıştığımız beton evimizde muhtelif hatıralarımızı yad ederdik.

Sırtımı babamın göğsüne dayardım. On iki senedir çalıştığı ekmek fırınının rutubetli kokusunu içime doldurup ancak dünyamın sadık bekçisinin, yalnızca onun, sağlayabileceği güvenle gülümserdim.

Nefes alışını önce Allah’a, sonra karısına, sonra çocuklarına bağlayan; en büyük davası ev geçindirmek olan, çoluk çocuğun rızkı eksilmesin diye ustabaşının ve patronunun haksızlıklarına patlayamayan babam sinirini pili bitmiş kumandadan, bozulmuş musluklardan çıkarırdı. Bol vergili faturalara dişlerini sıkarak küfreder, eğlence için değil sırf maişet derdinden kendini bir an önce kahveye atardı. Kahveden eve geç saatte gelir, alelacele üstünü değiştirir, beni ve kardeşimi alnından öper sonra yatağına yatardı.

Her sabah yüzü şişerdi babamın. Bize uykusunu alamadığı için öyle olduğunu söyler ve saatin tiktaklarının balyoz gibi kafasına indiğinden bahsederdi. Sonra hep o bildiğimiz nasihatini tekrar ederdi: “Babam beni okutmadı. Kafam çalışıyordu ha! 5 yaşında başladım okula, nah bacak kadar boyumlan! Yine de sınıf birincisiydim. Babam baharda okula yollamazdı da, hayvanları verirdi bana. İki ay okula gitmezdim ama sınava girdim miydi yine yüz alırdım. Öğretmen okulunu kazanmıştım ben. Sakarya Arifiye’yi. Komünist olurmuşum diye yollamadıydı babam. Sormadım, soruşturmadım elbet. Babamın bir bildiği vardır deyip itaat ettim, okumadım. Bak şimdi eskisi gibi mi? İmkân varken okuyun, kıymet bilin de elaleme el açmayın.”

Babam her sabah bisikletiyle kardeşimle beni okula bırakırdı. Bisikletle okula gitmek benim en büyük eğlencemdi. Okul yoluna girdiğimde başımı kaldırır, süratle yanından geçtiğimiz arkadaşlara el sallayarak onlara gülerdim. Sonra babam okul girişinde bizi indirir, harçlığımızı verir, hızlıca işine giderdi. Kardeşim hemen arkadaşlarının yanına koşar, bense babam gözden yitene kadar onu seyrederdim. Babamın verdiği bir simitlik harçlığı cebime atar arkadaşlarımın yanına giderdim. Arkadaşlarım ilk teneffüs paralarını harcamaya gider,bense parayı okula gelmeden harcadığımı söylerdim. Oysa parayı harcamayıp diğer gün simidi yerken yanında ayran içmeyi hayal ederek geçirirdim o teneffüsleri.

Zaman geçti. Artık babam benle kardeşimi bisikletle götüremeyecek kadar yaşlı,bizse babamın bisikletine binmeyi ayıp sayacak kadar delikanlı olmuştuk. Kardeşim okumaya hevesli olmadığı için babam hiçbir şey olamadı bari gitsin dinini diyanetini öğrensin diyerek onu kuran kursuna yolladı. Bense artık okula yalnız gidip geliyordum.

Tek hevesim vardı. Okuyup öğretmen olabilmek. Bir tane de minibüs alacaktım. Annem her hafta kalabalık bir dolmuşla köye bir yığın erzakla gitmekten ve dönüşte boş dolmuş bulamamaktan usandığı için istiyordum bunu. O minibüse herkes sığacaktı: Babam, annem, kardeşim, ben, karım ve çocuklarım. Annem bazen beni sınamak için sorardı. Beni mi öne bindirirsin yoksa karını mı? Şoförün yanında iki kişilik yer var derdim. Birine sen oturursun,birine karım. Aferin sana derdi,o zaman çok çalış da bizi yollarda perişan olmaktan kurtar. Ben de çok çalışırdım. Komşuların sağdan soldan toparladığı kullanılmış test kitaplarındaki işaretlenmiş şıkları siler,soruları çözerdim. E tabi bazen bilemediğim bazı soruları işaretlenen seçenekteki izi tespit ederek çözdüğüm de olurdu.

Gel zaman git zaman okul bitti. Sınavlara girdim. Çalışmalarım işe yaramıştı. İlk senemde Atatürk Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği’ni kazandım. İlk babama duyurmuştum. Babamla kardeşim komşu apartmanın rutubetli bodrum katında mahalle çocuklarına elifba öğretiyorlardı. İçeri girdim. Sıradan bir günmüş gibi diz çöktüm. Rahlenin tekini önüme alıp iki üç talebenin dersini dinledim. Herkes dersini verdikten sonra müjdeyi verdim:

-Baba, kazandım üniversiteyi, öğretmen oluyorum.

Babam güldü, sol koluyla kardeşimi çekti yanına, sağına da ben yaklaştım usulca. Babam ”Rabbim öğretmenliği bana nasip etmedi ama oğlum öğretmen oldu. Şükürler olsun Allahım. Aferin oğlum, aferin.” dedi. Benden mutlusu yoktu. Kardeşim hemen Erzurum’a geleceği günleri hayal etmeye başlamıştı.

Birlikte eve gittik. Kardeşim anneme duyurdu haberi. Çığlık çığlığa sarıldı boynuma. Beni bıraktıktan sonra hemen komşulara haber verdi. Yarım saat geçmeden komşular eve doluştu. Komşularla birlikte mantı açıldı. Akşamleyin birlikte afiyetle yendi.

Gece yarısı olunca herkes elini eteğini çekti. Annem babamın yanına oturmuş, fısıldayarak bir şeyler anlatıyordu. Rahatsız etmemek için kapının ağzında bekledim. Annem:

-Bey, yedik içtik Allah razı olsun da bu çocuğu Erzurum’a yollamaya bilet parası kaldı mı cebinde?
-Kaldı ya elbet. Çocuğu yaya yollayacak değiliz.
-Nerden para buldun adam, daha evveli gün bu hafta pazara çıkmayalım dediydin.
-Abimden aldım hanım. Mesailer yatınca vericem dedim,ikna oldu.

O an boğazıma bir yumruk oturdu. Babamın beni yollamaya parası yoktu. Ya ben gittikten sonra işleri daha da bozulursa. Evi geçindiremezse. Kardeşim çalışmak zorunda kalırsa. Ben de çalışırım Erzurum’da. Hem okuyup hem çalışabilirim pek ala. Böylece kendi harçlığımı çıkarır babama da yük olmam.Evet kesinlikle çalışacağım. Aldığım ilk parayla da amcama olan borcumuzu kapatırız.

Böyle hayal etmiştim. Küçük erkek çocuklarının babalarından özenerek eve kendi parasıyla bir şey aldıklarında yaşadıkları gurura benzer bir gururla hareket etmiştim. Fakat babam elinden geleni yapmış, çalışmama gerek bırakmadan borcu kapatmıştı. Üniversiteyi ,ufak tefek sıkıntılar çeksem de,sorunsuz bitirmemi sağlamıştı. Ancak kendini borçlu hissettiğinden midir bilmem bir hataya düşmüştü.

Amcam bir fabrika kurma macerasına atılmıştı. Ucunda çok para vardı. Hele güzel bir fabrika kursunlardı, makineleri alsınlardı paraya para demeyeceklerdi. Babamdan evini ipotekli gösterip kredi çekmesine yardımcı olmasını istemişti. Babam ikna olmuş evin tapularını amcam adına krediyi çeken tanımadığı bir adama teslim etmişti. Amcamın hayalleri olgunlaşmamış, fabrika bir senede değerinin yarı fiyatına devredilmişti. Tapuları elinde bulunduran yabancı üç dört ay insaf ettiyse de sonunda dayanamayıp evi satmıştı.

Zaman yel oldu, esti geçti. Üniversiteyi bitirdim. Arkadaşlarımızla helalleşip buruk bir sevinçle memleketlerimize dönmek üzere yola çıktık. Geçtiğim yolları bir daha dönmeyecekmiş gibi seyrediyordum. Heyecandan yolculuk git gide uzuyordu. Gündüzü geceye, geceyi gündüze kavuşturan rabbim yolculuğun bitmesine müsaade etmişti.19 saatlik yorucu bir yolculuktan sonra memleketime döndüm. Kimse gelmemişti karşılamaya. Çünkü sürpriz olsun diye geleceğimi evdekilere haber vermemiştim.

Otobüsten indikten yirmi dakika sonra apartman kapısının önündeydim. Apartmanda ağlayan kadınların sesleri yankılanıyordu. Ses evime yaklaştıkça artıyordu. Zile bastım. Birkaç saniye bekledikten sonra kapının açık olduğunu fark ettim. Kapıyı hafifçe ittirdikten sonra evde hiçbir eşyanın kalmadığını fark ettim. Komşular annemin etrafında toplanmışlar hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Annem gözyaşlarını tülbendinin kenarıyla silerek yanıma yaklaştı. Babamın nerede olduğunu sordum. Dayanamayıp tekrar ağlamaya başladı, boynuma sarıldı. Hiç konuşmadan bir süre ayakta durduk. Annem biraz sakinleşince dışarı çıktım. Kahvehaneye doğru yürüdüm.

...

Kahvehanenin alçak kapısından içeri girdim. Kafamı kaldırdığımda babamın kapıya sırtını vermiş, en köşede tek başına oturduğunu fark ettim. Saçları dağınıktı. Bir eliyle taşıdığı kepek çuvallarının tozuna bulanan saçlarını, bir eliyle de demli çayını karıştırıyordu. Masasına yaklaştım. Sandalyeyi yavaşça çektim. Ağır ağır toparlandı. Kalın kaşlarını çatarak hayretle gözünü yüzüme dikti.

On iki senedir çalıştığı ekmek fırınının rutubetli kokusunu içime doldurup ancak dünyamın sadık bekçisinin, yalnızca onun, sağlayabileceği bir güvenle gülümsedim.

Sarıldık. Zamanın durduğunu zannettim.


























5 Ekim 2013 Cumartesi

AİT OLMAK ACITIR BAZEN


cemil aydın

Çam ağaçlarıyla kaplı ormanı ikiye ayıran derin dağların koynunda, dere boyunca uzanmış yetmiş seksen hanelik bir Gürcü köyündeydim. Yılan gibi kıvrılan yolların kıyılarındaki beyaz, kırmızı güllerin örttüğü pencerelerden gelen geçen vasıtalara ve insanlara bakan çoğu yaşlı insanlar dikkatlice beni süzüyordu.
Yol boyunca çeşme başlarında ve ev önlerinde odunların üstüne oturan yaşlılar selamımı içtenlikle alıyordu. Aralarında -sanırım- Gürcüce konuşarak kim olduğumu tahmin etmeye çalışan ihtiyarları epey geride bıraktığımda köyün kahvesinin önündeydim. İkindi ezanı okunmak üzereydi. Üç dört ihtiyar bastonlarıyla yavaş yavaş abdesthaneye gidiyorlardı. Adımlarımı yavaşlatarak onları daha fazla seyretmek istedim. Onları tedirgin etmemek niyetiyle cebimde bir şey arıyormuş gibi ellerimle önce pantolonumu daha sonra gömleğimin cebini yokladım.
İhtiyarlar abdesthaneye girmişti. Kırçıl sakallı, geniş alınlı, karga burnuyla tezat oluşturan biçimli dudaklarıyla sevimli bir ihtiyar, gömleğinin kollarını sıyırmış, pantolon paçalarını dizlerine kadar çekmişti. Abdest almak için oturacağı sırada beni fark etti. Ne yapacağımı şaşırarak hızla yaklaştım. Aceleciliğime pişman olmuştum. Bu pişmanlığı hissetmemi unutturacak muhavereleri zihnimde tasarlıyordum. Kuşkulu tavırlarıma heyecanın da karıştığını belli eden bakışlarımı görerek birkaç saniye oyalandıktan sonra ihtiyara seslendim:
-Merhaba amcacım!
-Merhaba evladım. Buyur, kime baktıydın?
-Ben köyü şöyle bir gezmeyi arzuladıydım. Etrafı dolaşa dolaşa geldim. Bir kahve içecektim.
Az önce ağzımdan çıkanların ne olduğunu düşünerek pişman oldum. Bu yapışkan sıcakta kahve içmeyi hiç istemiyordum. Temiz bir su olurdu belki. Arzuladıydık ne ise? Karşımdaki insanla yakınlık kurmak için onun taklidini yapmak zorundaymış hissine kapıldığım anlardan birini yaşamıştım. -Ağzımda acemi bir şekil alan bu sözleri söylerken karşıdan kendimi seyretme fırsatı bulsam kıs kıs gülerdim.-
İhtiyar beklemediğim bir yakınlıkla koluma girdi: “Gel evladım. Şimdi ben ezan okumaya yetişçem. Sen geç içerde şöyle otur. Burada kahvemiz, oturup muhabbet edeceğimiz bir yerimiz, ajansı takip edeceğimiz bir televizyonumuz var. Amma bizim gibi üç beş ihtiyarın çayıyla kahvesiyle kimse uğraşmıyor. Bir kahvemiz yok anlayacağın. Bak kumanda burada. Televizyon seyret biz gelesiye kadar. Camiden çıktıktan sonra kahvemizi pişirir, beraber muhabbet ederiz.”
-Tamam emmi. Allah kabul etsin. Ben oyalanırım, merak etmeyin.
İhtiyar çıktı kahveden. İhtiyar, camiye girene kadar onu gözetledim. Ağır ağır çıkıyordu merdivenleri. Bir şiirin tezahürüydü bu ihtiyar. Bir şiiri yaşıyordum, evimden kilometrelerce uzakta. Bu düşüncelerle ayağa kalktım. Çok düşünmemeli. Şimdi bu ormanın içinde, aklımda belli bir yeri olmayan bir köyün kahvesindeyim. Zamanım burada geçiyordu ve bu zamanı iyi değerlendirmeliydim. Etrafıma baktım. Bir saat sonra burada olmayacağımı düşündüm. Bu geçicilik hissinin verdiği acelecikle etrafı gözlemeye başladım. Talaş tozlarıyla kaplı zeminin tahtaları hafifçe gıcırdıyordu. Kapının girişinde çiçekli muşambalarla kaplı iki gözlü rafta postalar vardı. Bir iki tanesine bakıp yerine koydum. Hemen yanında raptiyelerle tutturulmuş, belli ki köy muhtarı tarafından yazılmış ilanlar yazıyordu.
“Köylüye duyurulur! Bahçelerini ev suyuyla sulayanların hortumları kesilecektir. Dikkat edin!”
Acemice ve oldukça kötü bir yazıyla yazılmış bu duyurunun hemen altında günü, saati geçmişte kalmış bir toplantıdan köylü haberdar edilmiş. Köye girdiğimden beri sekiz on ihtiyardan başkasını görmediğim için bu duyuruları anlamsız buldum.
Kahvenin hemen sağında bir ek gibi duran bölmede ocak vardı. Rengi kahverengiye kaçan lavaboda kirli bardaklar duruyordu. Çay kaşıklarının olduğu bardağın sararmış suyu kaşıkların çokluğu sebebiyle her an dökülecekmiş gibi duruyordu. Çöplük çay artıkları ve şeker paketleriyle ağzına kadar dolmuştu. Ocağın arkasında bir berber masası vardı. Masanın karşısında kahvenin eskimişliğiyle tezat oluşturan oldukça güzel, büyük bir ayna ve yeni sayılabilecek bir koltuk vardı. Koltuğa bıraktım kendimi. Aynaya baktım. Yüzüm sıcağın etkisiyle benek benek kızarmış, kirli yüzümden akan terler kuruyarak ince ince izler bırakmıştı. Hemen kalktım ve yüzümü yıkadım. Kapıya doğru yöneldim. Camiye doğru baktım. Henüz namaz bitmemişti. Beklemek istemiyordum. Bu köye gelişimin sebebi de anlamsızlaşmaya başlamıştı git gide. Dilini bile bilmediğim bu köyde olan biten her şeye bir turist şaşkınlığıyla bakıyordum. Yabancıydım buralara, durmanın anlamı yoktu. Geçmişi kurcalamak bir şey kazandırmayacaktı. Kahveden çıktım.
Dedemin kayıp mezarını bilmediğim yerinde bıraktım. Babamın -büyük ihtimalle- çocukluğunda koşturduğu patikada yürüdüm. Çok istememe rağmen fazla kalamadım bu köyde.
Böylece nüfus müdürlüğünün kimliğime kaydettiği bu yer, kalbimin kaydından düşmüştü.
Yabancılaşmıştım.