12 Ekim 2013 Cumartesi

MAİŞET


cemil aydın    


Zamanın durduğunu zannettiğim anlardı. Hayatın keşmekeşinden bir an için sıyrılıp, sobamızdan yayılan sıcaklığı muhafaza etmeye çalıştığımız beton evimizde muhtelif hatıralarımızı yad ederdik.

Sırtımı babamın göğsüne dayardım. On iki senedir çalıştığı ekmek fırınının rutubetli kokusunu içime doldurup ancak dünyamın sadık bekçisinin, yalnızca onun, sağlayabileceği güvenle gülümserdim.

Nefes alışını önce Allah’a, sonra karısına, sonra çocuklarına bağlayan; en büyük davası ev geçindirmek olan, çoluk çocuğun rızkı eksilmesin diye ustabaşının ve patronunun haksızlıklarına patlayamayan babam sinirini pili bitmiş kumandadan, bozulmuş musluklardan çıkarırdı. Bol vergili faturalara dişlerini sıkarak küfreder, eğlence için değil sırf maişet derdinden kendini bir an önce kahveye atardı. Kahveden eve geç saatte gelir, alelacele üstünü değiştirir, beni ve kardeşimi alnından öper sonra yatağına yatardı.

Her sabah yüzü şişerdi babamın. Bize uykusunu alamadığı için öyle olduğunu söyler ve saatin tiktaklarının balyoz gibi kafasına indiğinden bahsederdi. Sonra hep o bildiğimiz nasihatini tekrar ederdi: “Babam beni okutmadı. Kafam çalışıyordu ha! 5 yaşında başladım okula, nah bacak kadar boyumlan! Yine de sınıf birincisiydim. Babam baharda okula yollamazdı da, hayvanları verirdi bana. İki ay okula gitmezdim ama sınava girdim miydi yine yüz alırdım. Öğretmen okulunu kazanmıştım ben. Sakarya Arifiye’yi. Komünist olurmuşum diye yollamadıydı babam. Sormadım, soruşturmadım elbet. Babamın bir bildiği vardır deyip itaat ettim, okumadım. Bak şimdi eskisi gibi mi? İmkân varken okuyun, kıymet bilin de elaleme el açmayın.”

Babam her sabah bisikletiyle kardeşimle beni okula bırakırdı. Bisikletle okula gitmek benim en büyük eğlencemdi. Okul yoluna girdiğimde başımı kaldırır, süratle yanından geçtiğimiz arkadaşlara el sallayarak onlara gülerdim. Sonra babam okul girişinde bizi indirir, harçlığımızı verir, hızlıca işine giderdi. Kardeşim hemen arkadaşlarının yanına koşar, bense babam gözden yitene kadar onu seyrederdim. Babamın verdiği bir simitlik harçlığı cebime atar arkadaşlarımın yanına giderdim. Arkadaşlarım ilk teneffüs paralarını harcamaya gider,bense parayı okula gelmeden harcadığımı söylerdim. Oysa parayı harcamayıp diğer gün simidi yerken yanında ayran içmeyi hayal ederek geçirirdim o teneffüsleri.

Zaman geçti. Artık babam benle kardeşimi bisikletle götüremeyecek kadar yaşlı,bizse babamın bisikletine binmeyi ayıp sayacak kadar delikanlı olmuştuk. Kardeşim okumaya hevesli olmadığı için babam hiçbir şey olamadı bari gitsin dinini diyanetini öğrensin diyerek onu kuran kursuna yolladı. Bense artık okula yalnız gidip geliyordum.

Tek hevesim vardı. Okuyup öğretmen olabilmek. Bir tane de minibüs alacaktım. Annem her hafta kalabalık bir dolmuşla köye bir yığın erzakla gitmekten ve dönüşte boş dolmuş bulamamaktan usandığı için istiyordum bunu. O minibüse herkes sığacaktı: Babam, annem, kardeşim, ben, karım ve çocuklarım. Annem bazen beni sınamak için sorardı. Beni mi öne bindirirsin yoksa karını mı? Şoförün yanında iki kişilik yer var derdim. Birine sen oturursun,birine karım. Aferin sana derdi,o zaman çok çalış da bizi yollarda perişan olmaktan kurtar. Ben de çok çalışırdım. Komşuların sağdan soldan toparladığı kullanılmış test kitaplarındaki işaretlenmiş şıkları siler,soruları çözerdim. E tabi bazen bilemediğim bazı soruları işaretlenen seçenekteki izi tespit ederek çözdüğüm de olurdu.

Gel zaman git zaman okul bitti. Sınavlara girdim. Çalışmalarım işe yaramıştı. İlk senemde Atatürk Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği’ni kazandım. İlk babama duyurmuştum. Babamla kardeşim komşu apartmanın rutubetli bodrum katında mahalle çocuklarına elifba öğretiyorlardı. İçeri girdim. Sıradan bir günmüş gibi diz çöktüm. Rahlenin tekini önüme alıp iki üç talebenin dersini dinledim. Herkes dersini verdikten sonra müjdeyi verdim:

-Baba, kazandım üniversiteyi, öğretmen oluyorum.

Babam güldü, sol koluyla kardeşimi çekti yanına, sağına da ben yaklaştım usulca. Babam ”Rabbim öğretmenliği bana nasip etmedi ama oğlum öğretmen oldu. Şükürler olsun Allahım. Aferin oğlum, aferin.” dedi. Benden mutlusu yoktu. Kardeşim hemen Erzurum’a geleceği günleri hayal etmeye başlamıştı.

Birlikte eve gittik. Kardeşim anneme duyurdu haberi. Çığlık çığlığa sarıldı boynuma. Beni bıraktıktan sonra hemen komşulara haber verdi. Yarım saat geçmeden komşular eve doluştu. Komşularla birlikte mantı açıldı. Akşamleyin birlikte afiyetle yendi.

Gece yarısı olunca herkes elini eteğini çekti. Annem babamın yanına oturmuş, fısıldayarak bir şeyler anlatıyordu. Rahatsız etmemek için kapının ağzında bekledim. Annem:

-Bey, yedik içtik Allah razı olsun da bu çocuğu Erzurum’a yollamaya bilet parası kaldı mı cebinde?
-Kaldı ya elbet. Çocuğu yaya yollayacak değiliz.
-Nerden para buldun adam, daha evveli gün bu hafta pazara çıkmayalım dediydin.
-Abimden aldım hanım. Mesailer yatınca vericem dedim,ikna oldu.

O an boğazıma bir yumruk oturdu. Babamın beni yollamaya parası yoktu. Ya ben gittikten sonra işleri daha da bozulursa. Evi geçindiremezse. Kardeşim çalışmak zorunda kalırsa. Ben de çalışırım Erzurum’da. Hem okuyup hem çalışabilirim pek ala. Böylece kendi harçlığımı çıkarır babama da yük olmam.Evet kesinlikle çalışacağım. Aldığım ilk parayla da amcama olan borcumuzu kapatırız.

Böyle hayal etmiştim. Küçük erkek çocuklarının babalarından özenerek eve kendi parasıyla bir şey aldıklarında yaşadıkları gurura benzer bir gururla hareket etmiştim. Fakat babam elinden geleni yapmış, çalışmama gerek bırakmadan borcu kapatmıştı. Üniversiteyi ,ufak tefek sıkıntılar çeksem de,sorunsuz bitirmemi sağlamıştı. Ancak kendini borçlu hissettiğinden midir bilmem bir hataya düşmüştü.

Amcam bir fabrika kurma macerasına atılmıştı. Ucunda çok para vardı. Hele güzel bir fabrika kursunlardı, makineleri alsınlardı paraya para demeyeceklerdi. Babamdan evini ipotekli gösterip kredi çekmesine yardımcı olmasını istemişti. Babam ikna olmuş evin tapularını amcam adına krediyi çeken tanımadığı bir adama teslim etmişti. Amcamın hayalleri olgunlaşmamış, fabrika bir senede değerinin yarı fiyatına devredilmişti. Tapuları elinde bulunduran yabancı üç dört ay insaf ettiyse de sonunda dayanamayıp evi satmıştı.

Zaman yel oldu, esti geçti. Üniversiteyi bitirdim. Arkadaşlarımızla helalleşip buruk bir sevinçle memleketlerimize dönmek üzere yola çıktık. Geçtiğim yolları bir daha dönmeyecekmiş gibi seyrediyordum. Heyecandan yolculuk git gide uzuyordu. Gündüzü geceye, geceyi gündüze kavuşturan rabbim yolculuğun bitmesine müsaade etmişti.19 saatlik yorucu bir yolculuktan sonra memleketime döndüm. Kimse gelmemişti karşılamaya. Çünkü sürpriz olsun diye geleceğimi evdekilere haber vermemiştim.

Otobüsten indikten yirmi dakika sonra apartman kapısının önündeydim. Apartmanda ağlayan kadınların sesleri yankılanıyordu. Ses evime yaklaştıkça artıyordu. Zile bastım. Birkaç saniye bekledikten sonra kapının açık olduğunu fark ettim. Kapıyı hafifçe ittirdikten sonra evde hiçbir eşyanın kalmadığını fark ettim. Komşular annemin etrafında toplanmışlar hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Annem gözyaşlarını tülbendinin kenarıyla silerek yanıma yaklaştı. Babamın nerede olduğunu sordum. Dayanamayıp tekrar ağlamaya başladı, boynuma sarıldı. Hiç konuşmadan bir süre ayakta durduk. Annem biraz sakinleşince dışarı çıktım. Kahvehaneye doğru yürüdüm.

...

Kahvehanenin alçak kapısından içeri girdim. Kafamı kaldırdığımda babamın kapıya sırtını vermiş, en köşede tek başına oturduğunu fark ettim. Saçları dağınıktı. Bir eliyle taşıdığı kepek çuvallarının tozuna bulanan saçlarını, bir eliyle de demli çayını karıştırıyordu. Masasına yaklaştım. Sandalyeyi yavaşça çektim. Ağır ağır toparlandı. Kalın kaşlarını çatarak hayretle gözünü yüzüme dikti.

On iki senedir çalıştığı ekmek fırınının rutubetli kokusunu içime doldurup ancak dünyamın sadık bekçisinin, yalnızca onun, sağlayabileceği bir güvenle gülümsedim.

Sarıldık. Zamanın durduğunu zannettim.


























Hiç yorum yok:

Yorum Gönder