27 Ocak 2014 Pazartesi

YAMALI MANTO

 
cemil aydın
 
Çilek tarlalarından verim alamamıştım. Yağmur çok zamansız ve şiddetli yağmıştı. Çileklere bağladığım borçlar şimdi daha da kabaracak kimsenin yüzüne bakacak halim kalmayacaktı.
Böyle olmasında suç kimindi?
Borç almak bir suç muydu? Değildi elbet. İki çocuğum okula gidiyordu. Kurban bayramında karıma manto alacaktım. Karımın yama yaparak idare ettiği elbiselerin artık yama yapılır tarafı kalmamıştı. Karıma elbiselerin kusurunu örtecek bir manto almalıydım ki gittiği yerlerde küçük düşmesin. Eğer almazsam kimseye misafirliğe gitmeyecekti. Gülşen, eskimiş elbiselerini saklamak için mantosunu çıkaramamaktan usanmıştı. Fazla oturunca evin hanımı fırsatını bulup: “Gülşen, çıkartsana mantonu.” diyor o da ne yapacağını şaşırıyordu. Son misafirliğimizde : “Yahu siz geliyorsunuz diye cayır cayır yakıyoruz sobayı, Gülşen hala mantoyla oturuyor.” denilince karım verecek cevabı olmadığından alelacele bir şeyler uydurup toparlandı. Pancar gibi kızaran yüzünü benden kaçıran karım, bana olan hiddetini gizleyemiyordu. Yüzü gülsün diye aldığım manto onu daha çok üzmüştü.
Olanların sorumlusu ben miydim?
Baharda çilekleri yağmur çürüttü, yazın fındıkları hastalık vurdu, dağdaki kestaneleri domuzlar yedi. Buğday desen para kazanmak için değil toprak boş kalmasın, el aleme rezil olmayalım diye ekiyoruz. Getirdiğinden çok götürdüğü var meretin. Aklıma geldikçe yoruluyorum. Zaten ne yormuyor ki insanı parasızken. Fakirlik çekilir çekilmesine ama sefalet bitiriyor adamı. İnsanlıktan çıkartıyor. Para kazanmanın bir yolunu bulmalı. Para kazanmanın bir yolunu bulmalı…
Para kazanmanın bir yolunu bulup dağdan kaçak odun getirdiğim zamanları hatırladım. Parasızlıktan kıvrandığımız zamanlar yine. Remzi ağabeyle oturuyoruz kahvede. Ağabey hapisten yeni çıkmış. Mısırların arasına keneviri ekip yakayı ele verince… Neyse ki çabuk çıkmış, kaldığı yerden para kazanmanın yollarını düşünmeye başlamıştı. Ne kadar parasızlık çekse de dişini sıkmış bir hal çaresine bakıp traktörü satmamıştı, ağaç desen ormanda yürümeye yer yoktu. “Bir kesi motor az biraz da benzin almaya parayı denkleştirdik mi? Tamam len Hüseyin. Oldu bu iş len he?”
Olmuştu. Son tavşankanı da geldi. Kahveci Zihni ocağı kapattı. Okumak istemeden gazetenin sayfalarını çevirdim. Çayı bitirip kalktım. Sabahtan işe koyulmak lazımdı.
Eve girdim. Işıklar yanmıyor. Soba sönmüş olmalı, ev buz gibi. Oda dağınık. Üşümemek için sarındığımız battaniyeler hala birinin sırtını sarıyormuş gibi dikilmişti. İçinde kimsenin olmadığından emin olmama rağmen battaniyenin dikilmiş tarafını bastırdım. Battaniyenin hemen yanında Gülşen’in yamalı mantosu… Koltuğa bitişik duran sehpada büzüşmüş peçeteler, kirli bir çay bardağı duruyor. Konuşacak bir şey kalmayınca insan lal kesilir de eşya dile gelirmiş. Şimdi şurada Gülşen otursa, üzgün bir yüzle beni karşılasa, hatrını sorsam yarım yamalak cevap verse, Remzi ağabeyle konuştuklarımı anlatsam, ne halin varsa gör dese; şu bıraktığı yamalı manto, büzüşmüş peçeteler ve kirli çay bardağından daha iyi anlatır mıydı halini?
Çıt çıkmıyordu. Bugün köpekler de başka sokaklarda koşturuyor olmalı ki bitmek bilmeyen ulumaları duyulmuyor. Perdelere balkonun hizasında biten sokak lambasının ışığı vuruyor. Odanın kapısı hafif aralık. Üşüyorum ve üşümemin sebebi aralık duran kapıymış gibi gözümü dikiyorum kapıya. Sanki kapansa odaya bir sıcaklık yayılacak. Kafamdaki bulanıklık dağılacak, kendimi derin bir uykuya bırakacaktım. Ama kapı aralıktı. Bir ara dedem girdi içeri. Ölüler evi ziyaret eder, derdi rahmetli ananem. Aklımdan çıkmıyor. Dedem de ziyarete gelmişti. Başında kahverengi takkesi. Geniş alnı yine parlıyor. Sonra parlaklık gittikçe artıyor. Sokak lambalarının ışığına karışıyor dedem.
Çuvalcı Dede girdi içeri. Sırtımı karanlığın yuttuğu bahçeye açılan pencereye dönmeye korktuğumu belli edince, ailenin maskarası olmuştum. Çuvalcı Dede’nin bir gün beni çuvalına atıp köyün tepesindeki mezarlıkta etimi kemiğimden sıyıracağını hayal ediyordum. Çuvalcı Dede de nerden aklıma geldiyse. Rüyamda dedemle Çuvalcı Dede’nin yüzlerini hemen hemen aynı görürdüm. Bazı günlerin sabahında korkulu rüyalarımın etkisiyle dedemin yüzüne bakmaya çekinir, beni ısırmaya çalışarak sevmeye kalkıştığında nazlanır, içten içe öfke duyardım ona karşı. Şimdi aynı öfkeyi Çuvalcı Dede’ye duyuyorum. Neden bu kadar çok dedeme benziyorsun?
Kapı biraz daha aralandı. Deli Asiye ve Deli Fadime girdi içeri. Biraz yaşlanmışlardı sanki. Mahallemizin kardeş delileri. Delilerden çok korkardım. Hangisiydi bilmem, bir gün salyalarını tülbendinin kenarıyla silerken gözlerini bana dikmişti. Atkuyruğu saçları tülbendinin arkasından gözüküyor, bol eteği yolları süpürüyordu. Arkasından yavaşça yürüyordum. Korkmama rağmen içimde onu takip etmek için tuhaf bir istek duyuyordum. Merakla onu takip ederken yolun karşısında birkaç çocuğun ona küfür etmesine sinirlenen kadın, lastiğini büzerek eteğine tutturduğu ekmek bıçağını çıkarttı. Bana doğru gelmeye başladı. Hızla kaçmıştım. Hemen ara sokaklara girerek gözden kaybolmuştum. Aradan bir saat geçmeden geri döndüğümde ekmek bıçağını evimizin avlusuna açılan ağaç kapıya saplı bulmuştum. Uzun süre sokağa çıkamamıştım. Deli Asiye ve Deli Fadime balkon kapısına doğru yürüdüler. Bıçak hangisinin eteğinde?
Kapı biraz daha aralandı. Gülşen ağır adımlarla girdi odaya. Üç beş saniye sonra kapının solundaki dolabın üstünde duran cam kâseye düşen anahtarın sesi duyuldu. Belli ki kızgın ve yorgundu. Oturma odasının karanlığına terk ettiğim yamalı mantosu kederini artırmış, dayanma gücünü yitirmişti artık.
Gülşen odadan çıktı. Az sonra mutfağın gıcırtılı kapısı meşhur gürültüsüyle açıldı. Kapı sertçe duvara çarptı. Kapıları sertçe açtığım için bana kızardı her vakit. Kapı kolunun çarptığı yerin sıvasını iyice dökmüşüm. Yere düşen harcı süpürüp itinayla küçük bir poşete koyuyormuş. Bir gün tuzu ararken fark ettim. Sırrı ortaya çıkınca daha da rahatlayan Gülşen, aldırmaz bir tavırla ben evdeyken gelen komşularına beni kötüler, kapı kolunun çarpa çarpa eskittiği duvarı onlara gösterir, dökülen harcı biriktirdiği poşeti açarak bir güzel güldürürdü hepsini.
Acaba şimdi yine poşeti özenle sakladığı yerden çıkarıp dökülen harçları mı topluyor? Biri hıçkırıyor mu? Gülşen, ağlıyor musun?
 

17 Ocak 2014 Cuma

BEZM-İ GAM



cemil aydın


Kadın kapıyı açtığı gibi uzaklaşmıştı. Şaban abinin on üç yaşındaki kızı bizi karşıladı.

Adının Elif olduğunu sonradan öğrendiğim bu küçük kız, heyecandan inip kalkan incecik vücuduna geçirdiği eski elbiselerle daha da güzelleşmiş. Acıma duygusuyla gülümsedim. Anlamsız sesler çıkardım. Aniden elimi başıma götürüp saçlarımı düzelttim. Elif, bir kedi gibi gözlerini yumdu, başını eğdi. Utancından kıpkırmızı kesildi. Eliyle geçeceğimiz odayı gösterdi. Nedenini bilmiyorum; ama her zaman olduğu gibi tekli koltuğu kapmak için adımlarımı hızlandırdım. Amacıma ulaşmıştım. Hızlıca koltuğa bıraktım kendimi. Bu çabuk rahatlama isteğim misafirlere tekrar sarılmam gerektiğini anımsamamla yarıda kesildi. Halbuki hep beraber içeri girmiştik. Beraberce yürüdüğüm insanlarla sanki ilk defa karşılaşıyormuş gibi sarılmam gerekiyordu. Adettendi ve adetlere çoğu zaman ses çıkarmamam gerekiyordu. Sırasıyla Asım abiye, Eyüp hocaya ve babama sarıldım. Ah baba! Seni ne kadar çok özlemişim!

Şaban abi içeri girdi. Bin kez özür diledikten sonra: “ Karşılayamadık kusuruma bakmayın. Siz de kenefte olduğum vakti mi buldunuz gelmeye? Evhamlıyım işte kardeş, bırakmıyor şeytan yakamı.”

Eyüp hoca fırsatı kaçırmadı: ” Yarım kaldıysa gidelim Şaban!”  Şaban gülerek, Eyüp hocanın sırtını sıvazladı. Şaban abinin keyfi yerindeydi. Beklenen olmamıştı. Şaban sessizdir ama sessiz olanından korkacaksın demişti, babam. Korkmaya gerek kalmadı.

Benim çok korktuğum söylenemez. Şaban abiyi babamın beni zorla götürdüğü dualardan tanırım. Sessiz, sakin bir adamdır. Kimse bir şey sormazsa ağzını açmaz. Garibandır. Kütahya’da göç vere vere hepi topu 50 kişi kalan köyün maişet derdine o da dayanamamış, ya nasip deyip düşmüş yollara. Soluğu burada almış. Bir tekstil fabrikasında gece bekçiliğine başlamış, sonra aynı fabrikanın deposuna geçmiş. O gün bu gün depoda malları koliler durur ekmek parası için. Karısını birkaç kez annemle otururlarken hafif aralanmış kapıdan gördüm. Utangaçtır, sıkılgandır. Erkeklerle konuşmaz. Erkeğin olduğu yerden yangından kaçar gibi kaçar. Velhasıl karı koca ikisi de biraz yabani olduğundan çok da kanım ısınmamıştır kendilerine. Arada bir acıma hissederim. Annem, Şaban abinin karısının sızlanmalarını anlatırdı geldiği günler. Yoksulluklarını öyle bir anlatırdı ki ağlayacak olurdum. Gözlerimin dolmasına sebep annemin anlatışıydı. Kuran’ı dinlerken anlamadığı halde okuyanın tilavetine mest olan, ses yanıklaştıkça sağa sola sallanan Müslüman ahali gibi ben de annemin sesine tutulur, anlattığına dikkat etmezdim. Yine de aklımda kalanlar yeterliydi. Yoksulluk her doğan çocukla daha da artmıştı. Dört çocuk, bir kadını doyurmak zordu.  Çabalıyordu Şaban abi.

Ben biraz muhabbetten kendimi tecrit etsem de Eyüp hoca muzipliğine devam ediyordu.

-Şaban hiç boş durmuyorsun be. Beşinci çocuğu yapmışsın haberimiz yok! Çok hızlısın vallahi, yetişilmiyor sana da.

Yeni öğrenmiştim. Yoksul eve bir boğaz daha eklenecekti.

Asım abi araya girdi:

-Biz eşref saatini denk getiremiyoruz galiba. Bir kız var. Oğlan istiyoruz ama üç senedir tık yok. Sen şu suyu nasıl yürütüyorsun samanlıktan bir anlat bakalım Şaban.

Şaban abi gülümsedi. Kafasını yukarı kaldırdı. “Allah Allah” dedi duyulur duyulmaz bir sesle. Sağa sola çevirdi kafasını.

Eyüp hocanın duracağı yoktu:

-Ne kaldırıyorsun kafanı? Kafan yukarda mı yaptın beş veledi?

Herkes bir anda sustu. Yüzlerde patladı patlayacak bir kahkaha. Gözler Şaban abide. Şaban abi bandajlı gözünün üzerindeki kaşını kaldırmış.

Eyüp hoca sazı eline aldı bir kere:

-Mehmet hoca daha iyi bilir. Mübarek Cuma gününün sabahında ,ezan vakti, cima edersen Allah’ın izniyle çocuk düşermiş rahme. Öyle değil mi hocam? Bu Şaban da Cuma sabahları erkenci besbelli.

Babam kısık bir sesle geçiştirdi:

-Evet, haklısın.

Asım abi araya girdi:

-Eyüp hoca mahallenin ezanını sen okusan Şaban abi çocuksuz kalırdı desene.

Eyüp hoca Asım abinin hatırlatmak istediği olayı hatırladı. Tükürüğünü yuttu, boğazını gıcırdattı ve sol ayağının üstüne oturdu. Herkeste müphem bir gülümseme. Eyüp hoca başladı anlatmaya:

Daha önce bahsetmemişimdir size. Hele bir anlatayım. Zonguldak’ta, dur bakayım kaçtı,92 ya da 93 olacak. İmamım tabi o sıralar. Bir gece uykudan kalkmışım.  Çok yorgunum. Ağrımadık yerim yok. Kalkmışken saate bakayım dedim. Saat altıyı on geçiyor. Ezan saati gelmiş. Hızlıca giyindim tabi, abdestimi aldım. Fırladım sokağa. Laf aramızda içimden şöyle geçiriyorum: “Ulan Eyüp, böyle acele edersin de camiye gelip gelmeyeceği meçhul Ömer dede bir de sen… Bu ne acele. Yavaş git!” Uydum şeytana, yavaşladım. Ömer dedenin evinin önünden geçerim camiye giderken. Baktım ışıkları kapalı. İyice yavaşladım. Neyse sallana sallana girdim camiye. Başladım ezanı okumaya. Ezanı bitirdim, namazı kıldım, attım kendimi sokağa. Derken arkamdan bir ses… Yırtıyor kendini:

-Hocaaa! Hocaaa! Ne yaptın hocaaa?

Rıfkı’ydı. Ayyaş Rıfkı. Karısıyla geçinemez içer dururdu mendebur. Yine içmiş, atmış kendini sokağa zındık. Bekledim yanıma gelesiye kadar.

-Hayrola Rıfkı, ne bu sabah namazı vakti dışarıda. Karın mı kovdu yine?

-Ne sabahı, ne namazı be hoca! Daha gece yeni başladı be.

Bizim Rıfkı bir hoş olmuş. Salyalarını akıta akıta sırıtıyor. Tepemin tası attı.

-Ben de kabahat. Uydum bir ayyaşa da namaz niyaz konuşuyorum. Hadi git işine!

-Ayıp ettin be hoca! Hocaaa! Dur be hoca! İçerim ben her gece ama namaz vaktini bilirim. Ben Eyüp peygamberi bilirim haberin var mı? Bir anlatırdım anam hüngür hüngür ağlardı be. Allah rahmet eylesin güzel anama hoca! Amin de hoca!

Amin, dedim demesine de sinirliyim. Dişlerimi dudaklarıma geçirmişim. Rıfkı ayyaştı ayyaş olmasına da içime bir kurt düştü. Sarıldım kolundaki saate. Ne görsem beğenirsin. Saat gecenin üçü.

Odayı kahkahalar doldurdu. Şaban abinin kaşları ve keyfi yerinde. Asım abi işaret parmağını dudağına vuruyor devamını dinleyin dercesine.

Ya Şaban işte böyle. Allah bizi imtihan etti. Bir ayyaşla hem de. İmtihan etti etmesine de ben yine uslanmadım. İki kere iftarı erken ilan ettim. Bir kere yine Ramazan ayında sabah ezanını erken okudum. Ahalinin son sigaraları ağzında kalmış, içemeden atmışlar. Sözün özü benim ezanlara güven olmaz. Akreple yelkovanın yerini bazen karıştırıyorum. Sizin imamı bilirim Şaban. Toydur ama görevini iyi yapar. Şüphe etme sen, Cuma erken kalkmaya devam et.

Herkes öncekinden daha kuvvetli kahkahalarla çınlattı odayı. Şaban abi zaman geçtikçe Eyüp hocaya alıştı. Alıştı alışmasına ama vakit de epey geçmişti. Hasta ziyareti kısa olur, dedi Asım abi. Babam araya girdi:

-Bizim hangi işimiz kısa sürüyor ağabey? Bak Şaban’a. Tuvaletten çıkamadı. Lavabo aynası bizden çok gördü adamı be. Oturun bakam. Daha Elif kızım bize kahve yapacak.

Şaban abi görünen tek gözüyle işareti verdi kızına. Babam devam etti:

-Moral bozmaya değmez Şaban abi. Bu dünyaya iki gözle bakmanın gereği yok. Bu batası dünyaya tek göz bile fazla. Verilmiş bize bir ömür, tüketip gideceğiz. Hayat devam ediyor.

Şaban abinin gözleri dolmuştu. Elleri titriyordu.

-Söz vermişti abi. İyileştireceğim dedi. Zaten dolaşıyordum tek gözle. Ne diye umutlandırdı ki beni. Bende de suç var da… Kandım işte, kandım.

Sözün bittiği yerdi. Bir süre evin gürültülerini dinledi herkes. Kısık sesle açık televizyonun sesini, mutfaktan gelen fincan sesini, sokaktan geçen simitçinin sesini… Babam cama doğru kalktı.

-Hayri abi değil mi bu? Şu otobüste simit satan hani.

Tanıyordum. Öğlenci olduğum zamanlar bana da denk gelirdi okul dönüşü bindiğim otobüste. Fırından sıcak simitleri alır, ilçenin son durağında otobüse binerdi. Bir anda simitlerinin kokusu yayılırdı. Zaten evinde yiyeceği yemeğin hayaliyle yollara bakan yolcular bir zaman dayansa da ellerini ceplerine atıp Hayri abinin simitlerini alırdı. İndiğinde tezgahı koltuk altına alır, koşar adım yürürdü. Tek bir simit bile bırakmazdı satılmadık.

Eyüp hoca da konuya hâkimdi:

- Otobüstekiler beş parasızdı bugün herhal. Bağrındığına göre…

Asım abi de karıştı lafa:

- Zeki adam doğrusu. Para kazanmak için okula gerek yok. Düşüneceksin.

Şaban abi acı acı gülerek:

-Para kazanmak için kafanı çalıştıracaksın. Çok kazanmak istiyorsan başkasının kafasını kullanacaksın. Benim gibisi bol nasıl olsa.

Kahveler bitmişti.  Eyüp hoca ayaklandı. Bize müsaade, dedi. Müsaade sizin, dedi Şaban abi. Eyüp hoca bandajını öptü Şaban abinin. Asım abi yanaklarını sıktı, babam omzunu sarstı. Şaban abinin boynu bükük. Kulağı bekçilikten çıkarıldığını haber verecek telefonda.

 

 

14 Ocak 2014 Salı

MÜREFFEH


adnan sayım


Özgürleştikçe
Esirleşmek nedendir?
Tel örgüler, sıra sıra
Özgürlüğün çocuklarıdır
Lakin kimsecikler sevmez
Çekilirken ümidin sınırına

Ve

İkinciler,neden hep
Üçüncülerden daha
Az mutludur?

(Bu şiir Şehrengiz dergisinin 2011 Temmuz-Ağustos sayısında yayınlanmıştır.)