8 Haziran 2014 Pazar

AZICIK KARANLIK LÜTFEN



cemil aydın
 

Elektrikler geldiğinde herkes toparlandı. Önce gözler ovuşturuldu. Güzelce gerinildi. Sonra parmaklar boyun, bel kütletildi. Bu sırada televizyonda seyrettiğimiz maç tekrar açıldı.

Keşke elektrikler gelmeseydi, diye atıldı Yasin. Ne güzel konuşuyorduk!

Kısık bir sesle “Evet!” diyebildim. Birbirimizle muhabbet etmeyi özlediğimizi elektriklerin kesilmesiyle anlamamız beni düşündürmüştü. Hislerimiz donmuştu. Neyi hissettiğimizi bilemeyecek kadar yabancıydık kendimize. İlim kendini bilmektir öğüdünün uzağındaydık.

Yahu öykücü, bir dize öğrendin diye alakasız bir yerde bunu kullanmak zorunda mısın, diyorsanız haklısınız derim. Hemen başlıyorum anlatmaya!

Ürettiklerimizin esiri olduk. Ürettiklerimize sahip olamıyoruz, onu kontrol edemiyoruz. Televizyonu icat etmişiz ama biz mi onu kumanda ediyoruz o mu bizi kumanda ediyor belli değil!

Belki binlerce kez yapılan bir muhabbeti tekrar etmiş olmama rağmen konuşmam odadakilerin hoşuna gitmişti. Hak vererek kafalarını salladılar.

“Haklısın.” diyerek konunun üstünü örtmekte üstümüze yok. Onaylamak kolay. Bir düşünsek söylenenlerin üzerinde. Sorular sorsak kendimize. Sorular sorsak birbirimize. Ürettiklerimiz bizi kontrol ediyor mu?

Yahu öykücü, sen amma da şımarık bir şeysin. Elektrik dedin, televizyon dedin şimdi ne anlatıyorsun? İşine gücüne baksana diyorsanız, haklısınız derim. Hemen başlıyorum anlatmaya.

Bak şimdi televizyon açıldı ya, yine maç seyretmeye devam edeceğiz. Oysa elektrikler yokken maç umurumuzda değildi. Şu 22 tane futbolcu, dört hakemin koşturmaları umurumuzda mıydı? Şimdi niye umurumuzda olmak zorunda?

Yasin söylediklerime alındı. Maç seyretmek üzere bizi toplayan oydu. Ben herkes maç izlemek istiyor zannettim, dedi. Onu rahatlatmak ve karanlıkta başlayan muhabbetimizi devam ettirmek için araya girdim:

Yanlış anlama kardeşim, bir şey anlatacağım şu meretle ilgili. Televizyona doğru kayan bakışlar bana döndü. Başladım anlatmaya:

Bundan bir iki hafta önce nişanlımın ailesi ziyaretimize geldi. Bohça getirmeye adettendir bilirsiniz. Neyse misafirleri buyur ettik içeri, tokalaştık, sarıldık. Oturdular. Babam televizyonu kapatmadı tabi. Niye? Beşiktaş’ın maçı var. Beşiktaş’ın maçıyla misafirlerin geleceği saat uyuşuyorsa suç babamın mıydı canım? Suç federasyonundu? Recai’nin dünürleri geliyor Cuma akşamı, bilmiyor musunuz?

Herkes gülüşmeye başladı. Bu arada orta şekerli kahvelerimiz geldi. Yasin kahveyi içmeden ağzının kenarına bir küp şeker kıstırdı. Fırsatı kaçırır mı bizim Serdar? Lafı gediğine koydu tabi:

- “Kardeşim madem kahveyi şekerli içiyorsun, niye orta şekerli istedin?”

-Ne bileyim, ağız alışkanlığı işte.

Ya öykücü kısa kessene bırak çay kahve faslını, diyorsanız haklısınız derim. Hemen başlıyorum anlatmaya.

Babam televizyonu zaten kapatmayan adam, maç günü mü kapatacak? Babam ki bazen namaz kılarken televizyonla haşır neşir oluyor. Babam beş vakit namazını kılar Allah kabul etsin. Allah’ın kabul ettiğinden şüphe ettiğim bir vakit namazı kılıyor ki evlere şenlik.

Haber saati yaklaştığı vakit, akşam ezanı okunuyor ya. Babam kalkar, abdestini alır, gelir televizyonun olduğu oturma odasına. O sırada haberler başlar. Babam alır kumandayı elimden, açar bir güzel sesini haberlerin. Sonra durur namaza. Namaz kılarken haberleri dinler. Bir gün düşündüm. Günahını alıyorum belki adamcağızın, kendini namaza veriyordur. Duymuyordur televizyonun sesini, dedim. Babamı test etmeye karar verdim. Babam namaz kılıyorken çıkan bir haberi ona sordum. Baba meclis bugün birbirine girmiş galiba, biliyor musun?” Evet, evet. İstanbul vekil Ardahanlı vekile Kes sesini demiş, Ardahanlı vekil de altında kalır mı: “Ağzına salıncak kurar sallanırım demiş.” Babam ne söylendiyse harfiyen anlatmıştı. Belki daha önceden biliyordur deyip mevzuyu uzatmadım.

Yasin gülerek atıldı: “ Allah iyiliğini versin len senin! Niye bunları anlattın şimdi? Recai amcayı ne zaman görsem güleceğim gelir. “

Efendim sonra misafirlerimizle muhabbet başladı. Hal hatır soruldu. Havalar konuşuldu. -Allah’tan orta kuşakta yaşıyoruz. Kutuplarda falan yaşasak havalardan konuşulmazdı.365 gün aynı hava. Şu hava muhabbetinden kurtulmak için kutuplara gitmek gerekiyor galiba ama benim otobüse binecek param yok. En iyisi susup havaları dinlemek!- Çaylar geliyordu. Maç kızışmıştı. Babam tabi yerinde duramıyor. Kendisine bir şeyler anlatıldığında sağ gözü misafiri takip ediyor sol gözü televizyona doğru firar ediyordu. Babamda ileride şaşılık olursa bu günden bileceğim zaten. Neyse nişanlım pastaları getirdi. Bana tabağı uzattığında nişanlım babamla televizyonun arasına girmişti. Eee, sevenleri ayırmak olur mu? Babam, af buyurun, küçük abdesti gelmiş çocuklar gibi sallanmaya başladı televizyonu görmek için.

Yahu sen ne biçim öykücüsün. Bir öykü yazacağım diye babanı madara ettin. Utanmıyor musun, derseniz haklısınız derim. Hemen başlıyorum anlatmaya.

Herkes gülüşürken kahvemden bir yudum aldım. Devam ettim.

Zaten nişanlım heyecanlı. Babamın garip hareketleri iyice sıkıntıya soktu kızcağızı. Derken babam Beşiktaş’ın attığı golle ellerini dizlerine vurmaya başladı. Ne yapacağını şaşırmıştı. Gole seviniyor, misafirlere ayıp olmasın diye belli etmemeye çalışıyor, belli etmemeye çalışırken daha çok belli ediyordu. Misafirler de “Gol oldu galiba!” diyerek olanları umursamıyormuş gibi davranıyordu. Nişanlım bu sırada kahveleri servis ediyor. Zar zor köpürttüğü kahveler babamın sessiz (!) gol sevinciyle irkildiği için fincandan taşıp kahve tabağına dökülmüş. Nişanlım yerin dibine girmiş durumda. Gelin olmak kolay değil. Gözler üstünde. Sıra babamın kahvesine geliyor. Üstüne babam kahvesini alırken kahveleri taşırmışsın gelin, demez mi? Nişanlım tepsiyi kafasına vursa hakkıydı valla.

Herkes gülüyordu. Televizyondaki maç bitmiş, maçın bittiğinden kimsenin haberi olmamıştı.

Birbirimizle muhabbet etmek için azıcık karanlığa mı ihtiyacımız var? Ne dersiniz?

Tamam öykücü! Verdin ana fikri, gidebilirsin.

 

4 Haziran 2014 Çarşamba

KAYBETTİĞİM DUA



cemil aydın


Benim de çığlıklarım var
Duyurmak istediğimde acılarımı
Dişlerimi dudaklarıma bastıra bastıra
Alnımı çatarak yüreğime sıkıştırdığım acıları
Bağırdığım çığlıklarım

Şimdi yaban bir köyün tepesinde çocukluğum
Uçurumlarda yankılanan sevinçlerime hala hayret ediyorum
Şehirlerde büyüdüm belki
Islak bir güvercini hiç avucuma almadım
Ama hala besmeleyle yatırıyorum çocukluğumu yanıma
Geçen yılları sayıyorum uyurken
Tüm duaları unutuyorum
Şimdi kim ezberleyecek içimdeki yitik duaları
Uçurumdaki yankıları

Rahleler üzerinde okuduğum ayetler şahidim
Annemin dinine iman etmiştim
Ben bile yetmeyeceğim sizi kurtarmaya
Kötü günler yaşanacak, dedi annem
İçimde telaşla büyüttüm o günleri

Şimdi ikindilerde yürüyorum
Çağırıyor bir ses evlerin uzağına
Gizlendiğim yerler düşüyor aklıma
Arıların kovan yaptıkları
Bir saklambaç oyunu daha bozuluyor akşama doğru
Nereye kaçsam geliyor dalgınlığım
Yakalıyor fark etmediğim bir anda

Benim de çığlıklarım var
Duyurmak istediğimde acılarımı
Dişlerimi dudaklarıma bastıra bastıra
Alnımı çatarak yüreğime sıkıştırdığım acıları
Dualara sardığım çığlıklarım.


(Bu şiir Alfabe Fanzin'in Mayıs 2014 12.sayısında yayımlanmıştır.)