17 Şubat 2016 Çarşamba

KİM ANLAYACAK?



cemil aydın


Sığmıyorum sığamayacağım galiba bu şehre
Herkes atıl, herkes yavan ve laçka tavırlar
Caddeler ölümsüzlüğü bağırıyor dükkânlarıyla
Yürüyorsun yürümek gibi değil
Bakıyorsun yürek titremiyor

Teras kafelerde fon minareler
Fon flu, rötuşlu yüzler belirgin
Melankolik ve gizemli
Vakti geçmiş bir namazın kederinden uzak

Konuştular yükseklerde, konuştuklarını unutup
İlan-ı aşk ettiler durmadan, aşklarını unutup
Ve bunca unutkan
Bezdirdi, yüreğim un ufak

Bir ressam olsam daracık atölyesinde çalışan
Resmetsem sığamadığım bu şehri
Binlerce fotoğrafta dondurulan ve binlerce kalpte
Minareleri, fiyakalı bir cekette gözüken kalem gibi

Ben yine de söyleyeceğim
Ne çorap örecekseniz örün
Takmayın kafanıza beni isterseniz
Benim vebalim var omuzlarımda
Benim pazarlanmamış imanım
Toplantılara boğmadığım heyecanım var benim
Fotoğraflamayı aklımın ucundan geçirmediğim
Emr-i bil maruf nehy-i ani’l münker uğraşlarım

Yere çalınsın aklım, korkmam
Korkmam adımın yarınlara karışmadığı erken bir ölümden
Steril evlerde ibadet etmedim
Çalar saatle uyanmadım sabah namazlarına
Zekâtımı ayağıma gelenlere vermedim
Hacca gitmedim, her sene umreye
İftar sofralarında konuşma yapmadım
Emin olmadım hiç hayatımdan
Soran olmaz demedim, gören olmaz

Korkmuyorum erken ölümden adımın yarınlara karışmadığı
Adım yere batsın
Olur da dikerse haddini bilmezin biri
Cesedimin başına mermerden kitabeyi
Tekmeleyin, vurun çekici ismimin ortasına
Adım dağılsın kemiklerim sızlamaz

Sığmıyorum bu şehre artık eminim
Alıp başımı hicret edeceğim
Alıp başını hicret etmenin açık bir meydan okuma olduğunu
Kim anlayacak?

KURTARMA PAKETİ



cemil aydın

Kabul ediyorum hiçbir peygamber
Sizin olduğu kadar benim değil

Ben de düşerim sonra ekmeğimi alıp öperim
Giderim, kavimler yutmuş topraklardan geçerim yalınayak
Coşarım ben atlarla geçerim bazen bozkırları
Yeleleri alnıma değince kaşınırım
Bir savaş fotoğrafı canlanır eskimez yazısıyla zihnimde
“Allah bizimledir.”

Sonra beni bir rüyadan uyandırırsınız
Şamarlarla, tekmelerle, şebeke sularıyla
Parke taşlarının soğukluğuna batmış güneş kırıklığıyla
Uyanırım benim olmayan sabahlara

Siz dükkânlarınızı açarsınız bereket duası asılı dükkanlarınızı
Siz buğusu tüten ekmeklerinizle gidersiniz apartmanlarınıza
“Mülk Allahındır” levhalı apartmanlarınıza

Ölümüm bir meltem gibi yalayıp geçiyor yüzümü
Benim içimde kasırgalar; yalpalıyorum, dışıma dağılıyorum
Un ufak oluyor her şey
Seyreliyor bakışıma yerleşen gökyüzü
Minareler inceliyor git gide
Kiliseler yıkılıyor bırak yıkılsın
Balkondan sarkıyor kadın düştü düşecek
Düşüyor bak şimdi onu hangi güvercin kurtaracak
Nasırlı ellerimi uzatsam tutar mıydım?
Bir kadın düşecekse düşerdi öyle değil mi?
Aklıma yedirdim bunu da bir güzel

Maviyle turuncuyu bulup buluştursam şimdi
Sonra akşam, yine akşam, yine akşam desem
Başka bir şiire evet bu zamandan başka bir şiire düşsem
Düşüşüm biter mi bu uçurumda
Yok, en iyisi düşmeyelim karanlık çöksün bir güzel
Akşamı tez geçelim akşama yüz vermeyelim
Gece yaslansın bir güzel omzumuza
Beraber uykuya dalalım geçerken kalabalıkları
Yüzlerini örtelim esrarkeşlerin, orospuların
Soluk ışıklarını örtelim yasaklı odaların
Kuytu ormanları daha da karartalım
İçimize kapanalım
Bizi kim kurtarırsa kurtarsın şimdi?

DÜNYALARI ELİNİN TERSİYLE İTEN ADAMIN DUASI



cemil aydın

Kül ekiyorum göğsünün çiçeklerine
Ateşler içinde yanıyor orman kış ortasında
Mağrur bir ceylan firar ediyor mahşere
Beklenen bir deli midir
Ateşi çalacak olan dağlardan
İsyanı fitillemek üzere

Sanmayın bekleyen var bu dağları
Sanmayın niyetlenen var evinden çıkmaya
Artık kimsesi yok evlerimizin
Ar damarı çatlamış çatıların
Benimdir demiyor kimse bastığı yerlere
Toprağı çatlatan bir merak uyanıyor
Küfür uyanıyor ve hayat esniyor artık bahçelerimizde

Alıp başını gidemiyor kimse ah ne hazin
Ne hazin elleri düğümleniyor herkesin
Şimdi kim teskin edecek bizi senden başka
Utanıyorum yaşamak hesabı yapmaktan
Beni göğert, beni yücelt şanınla
Yaşanacak güzel günlerimi alma benden

11 Ocak 2016 Pazartesi

GURBETTE ASGARİ FASIL



cemil aydın


gece faslı

Öyle bir yalnızlık ki
Kalakaldım öylece

Oysa özlüyordum rutubetli evimde
Hamam böceklerini, örümcekleri kovalamayı
Taşıyordum yorganları, yastıkları
Isınan tek odasına evimin

Özlüyordum
Öyle bir yalnızlık bu


sabah faslı

Neydi o dalıp gitmeler gece yarılarında
Karanlığa diklenmeler
Gece lambalarına kur yapmalar

Duvara dönmüştüm yüzümü
Ev dikmişti gözlerini üstüme
Gece bekçisi gibi

Uyku eşitlikti
Ben adil değildim uyumadım
Eşitlik bozuldu
Uykusuzum, gözlerim kan çanağı

Sular acele dökülüyor yüzümden
Yollar aceleyle kısalıyor
Gün doğuyor aceleyle
Sancısı bana düşüyor


öğle faslı

Öğlen paydos var
Susalım



 ikindi faslı

Biliyorum hiç bitmeyecek bugün
Güneş batmayacak birkaç ay

Sırtımda ter, avuçlarımda kıymık
Yüzümde esmer bir yorgunluk
Bir buyruğa amade bekleyiş gözlerimde

Tuvaletler sığınak oluyor
Suların soğukluğu eğliyor vakti
Su şişesi ve tiner şişesinin karışma ihtimaliyle
Oyalanıyorum şimdi
Nasıl olsa güneş batmayacak birkaç ay


akşam faslı

Heba olmasaydı şu akşamlarım
Anlatmasaydım her iş dönüşünde
Nasıl baba olduğumu
Yorgun heyecanımla yollara

Gülmek yakışıyor muydu yüzüme hala
Terk edilmiş bir akşam sofrasında
Kendi halinde akşam yemeğini yerken

Üçlü koltuğa uzandığımda
Uyku ansızın geliyor ölüm gibi
Çocuklarımı özlerken
Öleceğim galiba


9 Ocak 2016 Cumartesi

ÖLÜM



cemil aydın


ölüme kadar

paylaşınca azalıyor acılar
ömrümle birlikte


ölüme doğru

ben eksiliyorum günden güne
çoğalan ne varsa sen oradasın
buluşmamız imkansız
kendimi kaybetmeden


ölüm

geç kalmış bir pişmanlıktı
kıyamet
biraz da
unutmasıydı insanın
insana muhtaçlığını
ve hatırlaması
dönüşsüz bir zamanda

31 Aralık 2015 Perşembe

BABALIK TELAŞI



cemil aydın

bekleyemedim doğumhane kapısında
avuçlarımla dövemedim şakaklarımı
uzak bir istanbul'da memurin endişelerle
uyuyordum gün sabaha varmıştı

çıktım yola,yani ben,yani bir baba
yolların çizgilerine önce sonra boğazın suyuna
baba yazdım üç kere: baba,baba,baba
varmak için babalığın anlamına

13 Aralık 2015 Pazar

UYKU



cemil aydın


sessizlik

meşe eğer köklerine başını
köpek sokulur iyice kendisine
insan da çevirir gözlerini bazen
içinin en derinine


düş

duyulmamış bir aşkı yaşayan
isli bacalarında ağır dumanlarıyla
göğünü ören bir yer var
gitmediğim müddetçe benim olan


unutmak

bir bakıştı bir an ömrümüzden kalan
geride ne varsa

unutturmak içindi bu anı, bu bakışı

16 Haziran 2015 Salı

TEDİRGİN BİR MEMURUN PAZARTESİ SENDROMU



cemil aydın


Dedemden kalma çantamı özenle hazırlıyorum. Önce kaynak kitapları, sonra okuyacağım dergiyi ya da kitabı koyuyorum çantaya. Sonra tebeşir kalemimi, tozlanan ellerimi silmek için ıslak mendilimi.           - Tebeşirin çağ dışı etkisini, çağımızın basit ama mucizevî hijyen bezi ıslak mendille gidermem yaşadığım yıllar hakkında bundan yüz yıl sonrası için bir numune-i imtisal teşkil eder düşüncesindeyim.- Bu küçük çantamın derisi yılların zorlamasıyla çatlamış ancak hala direniyor, tutunuyor hayata. Bir memur emekli etmiş, üstüne bir de emekli ettiği memurun memur torununa yar olmuş ve bu yeni seferinde beşinci seneyi devirmişti. Az iş değildi bu.

Çantamı hazırladım mı ilk işim evin çöpünü kontrol etmektir. Önceden karım, ayakkabıların yanına koyardı çöpleri, unutmayayım diye. Birkaç kez çöpü almadan yola revan olunca karım karşı komşudan yediği paparanın etkisiyle taarruza geçmiş, biriken öfkesini gün boyu bağırarak, yaptığım her işte söylediğim her sözde kusur arayarak bu taarruzda zayiat vermemi sağlayacak kararlılığı göstermişti. Kusur aramanın, suçlamanın kendinde var olan öfkeyi gidermediğini söylesem yeni bir kavga seansının fitilini ateşleyeceğimden böyle bir hamleden vazgeçip mat olmadan günü geçirmek için oyalanmaya çalışırdım.

Şimdi artık iyi kötü bir alışkanlığım oldu. Evin çöpünü kendim çıkartabiliyorum. Adam olmaya başladım karıma kalırsa. Ne büyük iltifat! Kadınların kocalarına karşı bir anne tavrı geliştirmelerinin şefkatlerinden değil de – kendi kadınlık serüveninde erken bir rüştünü kanıtlama girişimi olduğu düşüncesindeyim. “Seni yetiştiren annen kusurlu. Eğer dediklerime harfiyen uyarsan ben bu kusurları en kısa sürede üstün bir başarı göstererek kapatacağım.” düşüncesiyle çıkılan yolda hatırı sayılır miktarda yol alan kocasına teşvik amaçlı söylenmiş bir iltifat: “Adam olmaya başladın!”

İşte evliliğin fonksiyonunu zedeleyen basit bir hamle hatası! Yine de hiçbir şeyin analizini yapmak içinde bulunulan halin ruh tahlilini yapmak hayatı daha yaşanılır kılmıyor benim için. Tüm bunları çokça düşünmek kendimi yormaktan başka neye yarayabilir?

Çöpümü aldığıma ve okul dönüşündeki muhtemel papara tehlikesini savuşturduğuma göre artık çıkabilirim. Önce ayakkabılarımı kontrol ediyorum. Boyası yerinde. Bağcıkları da sıkıca bağlayayım, sonra çocuklar dersin ortasında “Bağcığınız çözülmüş hocam.” deyip dikkatimi dağıtmasınlar.  Evet, işte şimdi çıkabilirim dışarı.

Şimdi tekrar düşünelim. Çantamda eksik var mı: Kaynak kitaplar, dergim, tebeşir kalemim. Islak mendil koydum mu ki? Yoksa ıslak mendil koymadım mı? Eyvah, işin yoksa dön şimdi. Hayır, dönsem vakit kaybolur. Okula geç kalırım. Törene yetişemezsem müdür hemen odaya çeker. İstiklal Marşı törenlerine azami dikkat gösteriyor. Karda kışta bile çocukları bahçeye çıkarttı, okulun içinde marşı bütünlük içerisinde söylemiyorlar diye. Zavallıcıklarla biz de çıkıyoruz mecburen dışarı, ne yaparsın? Çocuklar marş söylerken gökyüzüne tüten bir soba gibi dumanlar savruluyor. Müdür Bey de bunun farkında olacak ki nereden daha az duman yükselirse marşın söylenmediğini anlıyor ve başını o yana doğru çeviriyor. Bir anda baktığı yerdeki sınıfların olduğu yerden dumanlar yükselmeye başlıyor. Böyle bir adamın bulunacağı törene geç kalmak ne haddime! Bir çantayı açıp bakayım o zaman... Hah ıslak mendilim de burada. Çok güzel! Çöpleri de şu köşeye bıraktık mı kafam rahat artık! Çöpü de uzaktan atayım da sonra içinden kediler fırlıyor, korkuyorum. Sabah sabah moralimizi bozmaya gerek yok!  Gerçi konteynırın kapağı kapalı olsa yine işimiz var ya! Leş gibi kapağı tut, kaldır! İşin yoksa ıslak mendili çıkart çantadan! Sonra geç kalacağım törene! Dur bakalım göreceğiz şimdi. Sanırım kapağı açık! Evet, evet açık! Güzel şimdi kaldırımın başladığı yere kadar yaklaşayım yeter. Hah, fırlat şimdi! Oldu da bitti maşallah! Oh be!

Şimdi uygun adım marş marş! Törene geç kalmayalım! Geç kalırsam bu müdür geç kalan öğrencilerle birlikte bana da marş okutur sonra. Geçen bizim Fazıl Hoca’ya yaptığı neydi öyle. Tuttu adamı geç geldi diye beklettiği öğrencilerin başına aldı. Geç kalanların geç kalan hocası olarak marşı yönet bakalım, dedi. Hiç yakışır mı bir öğretmeni böyle rencide etmek bir müdüre canım. Disiplinin fazlası da sıkıyor adamı be! Farz-ı ayın mı canım. Hadi ille de farzsa farz-ı kifaye olsun. Birileri yapınca ötekilerin üstünden yükümlülük kalksın canım! Böyle gereksiz seremonilere gücümüzü sarf etmenin ne alemi var Allah aşkına!

Okula da yaklaştım. Kapının önünde hala öğrenciler dolaştığına göre müdür gelmemiş. Demek ki geç kalmadım. Güzel! Ama gevşemek yok yine hoca! Sonra nasıl olsa erken geldim diye gevşersin de marşı içeride dinlersin. Sonra kamerada eksikleri kontrol ederken müdür seni tören saati öğretmenler odasından çıkarken görür de bir şey derse tam enayilik yapmış olursun. Hayır, paparayı yiyeceksek hakkını verelim değil mi! Geç kalmayıp okula geleceksin ama dalıp tatlı hülyalara tören alanına çıkmayı unutacaksın. İşte bu enayiliktir!

Çantamı içeri bırakıp hemen tören alanına çıktım. Tedbiri elden bırakmamakta fayda var. Sağa sola dağılan öğrencileri sıraya sokayım da biraz vakit geçsin! Geç oğlum sırana, geç! Geçer misin sırana kızım? Hadi oyalanma artık! Ne o esniyorsun, uyanamadın herhalde hala! Hadi koş, koş!

Herkes tören alanında yerini aldı. Müdür mikrofonu istemedi. Beden Eğitimi Öğretmeni “Rahat, Hazır ol, Dikkat!” üçlüsünden oluşan komutlarını verdi. Müzik öğretmeni ince sesiyle: “Ses veriyorum. Koorkmaa! Hazır üç dört!”

“Koorkmaa söönmeez buu şafaaaak
  Laardaa yüüzeen al sancaaaak…”

-Islak mendil koydum mu ki?


14 Haziran 2015 Pazar

KABİR ZİYARETİ



cemil aydın


Ölümünün bıraktığı boşluk bu. Boşluğu doldurmaya çalışırken söylediğim her şey hayaline bulanıyor. Kursağında kalmış niyetlerin hepsi benim hırsımla bütünleşip idealim oluyor. Yarım kalmışlılığıyla bir yarımı tamamlayabilir mi insan?

Böyle böyle eksildim işte. Birileri öldü ve etrafımdaki boşluk genişledi, derinleşti. Ve sen öldün.

Ölümünün bıraktığı boşluk bu.  Tutunmaya çalışacağım yine. Her günkü gibi olsun günlerim, diyeceğim. Nefsime çalışmayacağım. Eşim için, çoluğum çocuğum için didineceğim. “El âlem ne der sonra.” kaygısını mezara dek sürdüreceğim. Kefeninin parasını ayırman, kimin seni toprağa koyacağını belirlemen, mertekleri kimin yerleştireceğini söylemen, toprak atıldıktan sonra suyu hangi torununun dökeceğini tembihlemen, mezar taşında neler yazması gerektiğini belirlemen  “El âlem ne der?” kaygısından değil mi? Ölümünün kusursuzluğu bundan değil mi?


Güneşli bir nisan sabahıydı. Camlara doğru eğilen fındıkların gölgesi yerdeki minderlere vurmuştu.  Arkada hurma ağacının üzerinde serçeler şen şakrak ötüşüyordu. Sen her daim pencerenin dibinde duran takvimini alıp inceliyordun. Önce ön yüzündeki hadis-i şerifi yavaş yavaş, tekrar tekrar; başını sallayarak, iç çekerek okudun. Sonra Arabî aylardan hangisinde olduğumuza baktın, ezan vakitlerine baktıktan sonra bir zaman köstekli saatine daldın. Zamanı kavradıktan sonra takvimin arka yüzünü çevirip okumaya başladın. Sonra başındaki takkeyi kafanın yukarısına doğru sıyırıp saçlarının arasını kaşıdın, takkeni düzeltip hafifçe gerindin ve gerinmeyle birlikte gelen esnemeyi kelime-i tevhitle savuşturmaya çalıştın. Gözlerin hafifçe sulandı. Üzerindeki kıyafetlere baktın bir zaman. Uzun uzun inceledin hastaneden verilen mavi pijama takımını. Sonra uyandığında ayakucuna doğru sıyırdığın yorganı üstüne doğru çektin. Büzülen yorganın arasına karışan tespihini gördün. Kaldığın yeri kaybetmemek için işaretlediğin çengelli iğneyi çıkarıp camın önündeki takvimin üzerine bıraktın ve dudakların kıpırdamaya başladı. Şahadete benzer bir kıpırtı dolanıyordu dudaklarının arasında. O an gözlerim cama doğru kaydı. Uzaklara doğru baktım. Yolun karşısındaki tepede dozerler yolu genişletmek için çalışıyordu. Kepçenin çalışmasını bitirdiği yerde eski bir dut ağacının kökleri belirmişti. Daha yukarıda belki birkaç gün sonra kökleri gözüken dut ağacıyla birlikte yerinden edilecek nerden baksan elli yıllık bir ceviz ağacı vardı. Ceviz ağacının daha da yukarısında mezarlık yolu. Sen o yolu sık sık hatırlatırdın bize. O anda yine anlatırsın diye aklımdan geçirmiştim.

Sana baktım tekrar. Duaya kaldırdığın ellerin titriyordu. Derken sağ elinde sıkıca tuttuğun tespihin düştü sonra sol elin ipi kopmuş bir uçurtma kayıtsızlığıyla... Gülümsüyordun. Mutlak sonun geldiği, düşümüzde bile bizi ürperten, korkutan sonda gülümsedin. Omuzlarını silktin. Gözlerin soluklaştı ve perde çekildi.


Tembihlediğin gibi yaptım. Beni şu ahret tepesinde yalnız komayın, dedin. Geldim. Geldiğinizde biraz oturun, hemen kalkmayın, dedin. Oturdum bir süre. Ama daha fazla oturmamalı. Gün akşama dönüyor. Çobanlar tarlalardan dönüyor, traktörler römorklarında tomrukları sürüklüyor.  Az ileride bir kadın bir mezarın başında durmuş beni seyrediyor. Şüphe çekmemek gerek. Sonra el âlem ne der?


8 Haziran 2015 Pazartesi

DUYARSIZLIK



Metrobüsün kalabalığı arttıkça insanlardaki homurtu da artıyor. Herkes fazlasıyla gergin. Herkes, herkesten nefret ediyor ama hiç kimse nefretini açığa vuracak kadar sahici değil. Kimileri akıllı telefonlarında sıkıldıklarını hissettikleri anda oynadıkları oyunlarını açmışlar. Kimileri aslında hiç konuşası olmadığı halde günlük hayatın hay huyunda aramayı aklına getirmediği dostlarını aramanın ve onlarla olabildiğince uzun muhabbet etmenin peşinde. Kimileri sinsice etrafta olan biteni izliyor, kimisi gözlerini sabit bir noktaya dikmiş; umarsız, kibirli bir tavırla içinde bulunduğu ortamın istemsizce parçası olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Bense sırf montumun cebine sığıyor diye okumak için kütüphanemden aldığım bir öykü antolojisinin sayfaları arasında gezdiriyorum gözlerimi. Gözlerim yorulduğunda etrafı gözlemliyorum. Camdan dışarı doğru şehre bakıp hafifçe kararan gözlerimi kendine getirmeye çalışıyorum. Beni bunaltan alışveriş merkezlerini, mantar gibi türeyen çok katlı siteleri, billboardları, duraklarda bekleyen insanları seyretmekten bunalıp sığındığım kitaptan kafamı kaldırıp benzer manzaraları seyrederek kendime gelmeye çalışıyorum. İşte bu ve buna benzer çıkmazlarımı düşünüyorum, dalıp gidiyorum zeminsiz ve zamansız bir uzamda yol alıyorum. Düşünceden düşünceye sıçrıyorum ve bir anda etrafta duyduğum önemsiz bir ses beni benden koparıyor ve kendimi yüksekçe bir yerden metrobüse sertçe düşmüş gibi buluyorum. İşte tam o an dalıp gittiğim o zeminsiz ve zamansız uzamdan hiçbir şey hatırlamıyorum. Sanki saatlerimi harcamışçasına kafamı uyuşturan bu düşünceler neydi? Gerçekten aklıma üşüşmüş müydü bu düşünceler? Kendime kendimi kanıtlamaya çalışıyorum. “Evet, şu an hatırlayamadığın ama kafanı uyuşturan ve sert düşüşün etkisinden sonra kolundaki saate bakarak kavrayabildiğin sekiz dakikalık sürede sen içinde bulunduğun metrobüste olan biten hiçbir şeyi duymadın. Durup kalktığımız durakları fark etmedin. İşaret parmağın kitabın hala aynı sayfasında duruyor. Unutmuş olman bir şeyi değiştirmez.”

Gözlüklerimi çıkartıyorum ve gözlük mendilimi aramaya koyuluyorum. Gözlük kullanmadığım çocukluk zamanlarımda gözlük kullanan kişinin gözlüksüz hiçbir şey görmediğini düşünürdüm. Bu düşüncemi perçinleyen gözlüğü çıkaran kişinin yakındaki bir kişiye ya da nesneye uzakta bir yere bakar gibi bakmasıydı. İstemeden de olsa utanır ve çekinirdim gözlüklerini çıkardıklarında. Ben de çocukluğumda yaşadığım bu utancı başkalarına yaşatmamak için gözlüklerimi çıkartıp başımı eğiyorum ve gözlüklerimi dünyayı daha iyi görebileceğim parlaklığa getiresiye kadar özenle, bastıra bastıra temizliyorum. Malum temizlik işi bitince gözlüklerimi takıp başımı kaldırıyor ve etrafa artık daha güvenle bakıyorum. Gözlük silme taktiğimin bu incelikli aşamalarının gereksiz bir oyun olduğunu düşünmüyor değilim. Sözgelimi burnunu silenlerde de benzer bir taktik söz konusu. Burnu akan kişi kendisine bakanlara sırtını döver, mümkünse yüzünü duvara döner ve burnunu temizledikten sonra göstermek istediği yalan gülümsemesini kondurduğu yüzüyle bize bakar. Oysa burun silme aşamasındaki tüm bu aşamaları olağan, sıradan bir işlem gibi görse daha iz ilgi çeker ve kendini daha rahat hissederdi. Hatırlıyorum da sınıf öğretmenim de burnunu silmek için benim oturduğum arka sıralara doğru yanaşır göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir sürede cebinden mendilini çıkarıp burnunu silerdi. Belki de şu an gözlüklerimi memnu bir fiili yerine getiriyormuşçasına silmemde öğretmenimin de etkisi var. Kim bilir? Belki de düşüncelerimin hızına hükmedemediğimden aklıma gelen bin bir türlü olaydan biri olan öğretmenimin burnunu silme hikâyesi hiç lüzumsuz bir anda aklıma geldi ve aklım basit bir kurguyla bu olayları birbirine yamadı ve değiştirilemeyecek bir gerçek olarak zihnimde bu düşünceyi dondurdu.

Gözlüklerimi yeniden taktıktan sonra gözlerimi tekrar kitaba yöneltiyorum. Metrobüsün hafif sarsıntısı ve virajlardaki savruluşu nedeniyle biraz güçlük çeksem de nedensiz bir inatla devam ediyorum okumaya. Bu hengâmede, bu tazyikli kalabalıkta inatla kitap okuyuşumun duyarsızlıkta ısrarcılık olduğuna dair inancım aklımı toparlamamı engelliyor. Zihnim dağılsa da öykücünün sunduğu dünya en son okuduğum yerdeki canlılığını korumuş ve zihnime resmini nakşetmeye devam ediyordu.  Ne olursa olsun bu resim tamamlanmalıydı. Metrobüsün boş olması, oturduğum boş yeri bulmam benim oluşturduğum şartların neticesinde gerçekleşmedi. Sırası gelen metrobüs yola çıktı ve ben bulunduğum duraktan metrobüse bindiğimde karşıma çıkan ilk boş koltuğa oturdum. Şimdi de elime kitabımı almış okuyorum. Bunun hiçbir yerinde duyarsızlık namına bir şey bulmak mümkün değil. Hem kitabımı okumasam, başımı kaldırsam ne duyacağım ki? Kim bir bakışıyla beni saracak, kim gülümseyecek sahici gözleriyle yüzüme bakıp? Var olduğuna bile kendini ikna edemeyecek şu kalabalık bana varoluşumu nasıl hissettirebilir?

En iyisi başımı kaldırmayıp zor da olsa öykücünün resmini yapmasına izin vermek. Belki de bana içinde var olduğumu duyumsamaya çalıştığım dünyanın gösteremediği bir yerden, ya da kaderin karşılaşmama müsaade etmediği, şu anda okuyacağım hikâyeyle karşılaşmasam belki de ömrümün sonuna kadar müsaade etmeyeceği birinden bahsedecek. Bu imkâna aldırmamak, elimdeki kitabı kapatmak… Asıl duyarsızlık bu olur.



3 Haziran 2015 Çarşamba

EZAN OKUNUYOR, TELEVİZYONUN SESİNİ KIS!



cemil aydın


Cuma salasını duydu. Televizyonun sesini kıstı. Görüntü yetmedi, biraz açtı sesini. Sesi net duyunca gönlü rahatlamadı. Sesini biraz daha kıstı. Televizyona yaklaştı. Kulağının biri salada, biri giyim alışverişindeki kadındaydı. Ne güzel dükkânlarda geziyorlar, diye geçirdi içinden. İnternette saatlerce incelediği sitelerin mağazaları sıra sıra dizilmişti. Yaşadığı yerden biraz daha nefret etti. Kocasının zorunlu görevinin bitmesine bir sene iki ay kaldığını hesap etti zihninden. Daha çok vardı. Çekecekti bu köy gibi şehrin kahrını. İki kulağı bir olup müezzini dinledi bir an. Müezzin içli içli okuyordu ezanı. Televizyonun sesini biraz daha kıstı. Bir türlü reklama girmedi ki abdest alayım, diye düşündü. Saate baktı. Çocukların gelmesine daha vardı. Bunun farkına varınca rahatladı. Kadın çok güzel bir ayakkabı deniyordu. Ama seçeceği kıyafete de uymalıydı ayakkabı. Denediği kıyafetleri geçirdi aklından.  Turuncu renkli elbiseyi alsa daha iyi olur, diye düşündü. Tekrar salaya dikkat kesildi. Es-selatüvesselamüaleyk, dedi müezzin. Acaba anlamı ne ki bu söylediğinin dedi. Bilmediği için utanç duydu. Korktu. Kısık bir sesle Tövbe estağfurullah, dedi.  Salât namaz demek. Vesselamü selam ederim gibi bir şey olsa. Aleyk ne ki? Aleykümselam diyorlar ya. Sana da selam olsun demek herhalde aleykümselam.  Sana da selam ederim namaz mı yani anlamı. Zannetmem. Şu bir reklama girsin de internetten bakarım. Bak hala ne diyorsun Nermin, abdest alacaksın. Cuma bugün Cuma. İnternetle şunla bunla işin yok. Yasin okuyacaksın, tebareke okuyacaksın ölmüşlerine. Bak yine başladım kendi kendime konuşmaya. Kendinle konuşmayı bırak artık. Bak hala kendimle konuşuyorum. Tamam, tamam şu an kendimle konuşmayı bıraktım.

Dalıp gitmişken düşüncelere salanın bittiğini fark etti. Televizyonun sesini açtı. Rahatlamıştı. Kadın alışverişini tamamlamış sokakta gördüğü her insana pervasızca kuaför olup olmadığını soruyordu. Saçını yaptıramayacak, dedi. Vakti çok azaldı. Bu yağlı, bakımsız saçlara bu vakit yetmez. Gözü saate takıldı. Abdest almadığı tekrar aklına geldi. Kuaför işi bitmeden abdesti aradan çıkartayım bari diyerek lavabonun yolunu tuttu. Hızlıca abdestini aldı. Havlu kirlenmişti. Havluyu değiştirmek gerekiyordu. Çamaşırları yıkamak için saati 10’a kurmuş ama kalkamamıştı. Kalktığında program başladığından planını ertelemişti. Yine her şey birbirine girecek, dedi.  Banyodaki kirli sepetini boşalttı. Sepetteki çamaşırlardan beyaz olanları ayırdı. Çok fazla çamaşır birikmemişti ama kullanacak havlu da kalmamıştı, mecbur makineyi çalıştıracaktı. Bari misafir nevresimlerini atayım makineye de boşa elektrik yakmayayım dedi. Yatak odasına gitti. Gardırobu açtı, özenle katlayıp yerleştirdiği çarşafları aldı. Kimsenin gelip gittiği de yok, bunlar için yiyip bitiriyoruz kendimizi genç kızlığımızda, dedi. Yıkamayıp bir köşeye bıraksan sararıp solacaklar. Eee, beyaz güzel renk ama bakmak da ayrı bir dert. Uğraş dur işte şimdi kullanmadığın çarşaflarla, diye söylenerek çarşafları makineye attı. Makine çalışmaya başladığında tezgâhta kahvaltıdan kalan bulaşıkları gördü. Keşke kahvaltı biter bitmez üşenmeyip yıkasaydım şunları, dedi. Şimdi başıma bela olacak Cuma vakti. Allah kahretsin, tövbe yarabbi, hiçbir şeyi yetiştiremiyorum ya! Bulaşıkları güzelce yıkadı. Tezgâhı özenle sildi. Çaydanlıklara kireç çözücüyü döküp bekletti. Şu Terkos suyu mahvediyor çaydanlıklarımı, dedi.  Bu sırada bulaşıklıktaki kurumuş tabakları, bardakları raflara yerleştirdi. Çay bardaklarını yerleştirirken bardakların yerini değiştirsem mi diye aklından geçirdi. Sonra kendine kızarak: “Şimdi sırası mı mutfak kombini yapmanın canım Cuma vakti.” dedi tövbeler ederek. Derken öğlen ezanı okunmaya başladı. Hemen çaydanlığı duruladı, ellerini bulaşık önlüğüne silip, önlüğünü çıkarttı. İçeri girdi. Önce saate baktı. Evet, okunan öğlen ezanıydı. Sonra televizyona baktı. Evet, kız saçlarını doğru dürüst yaptıramadan stüdyoya gelmişti. Aval aval dükkânlara bakacağına zamanında yetiştireydin işlerini, dedi. Kulağı tekrar ezanı duydu. Bak şu şeytana hala benle uğraşıyor, getirdi beni şu meretin başına oyalıyor. Allah’ım sen bilirsin, ne olacak benim şu halim, dedi. Hemen odasına geçti. Pantolonunu, gömleğini çıkardı. Siyah uzun robadan elbisesini giydi, üstüne siyah ince bir yelek aldı. Aynaya baktı. Güzel göründüğünü düşündü. Biraz daha yaklaştı aynaya, arkasını döndü. Kocası geldi aklına. Uzun uzun aynanın karşısında oylandığını gördüğünde sarılırdı ilk zamanlar. Şimdi yemeğini yiyor, televizyonun karşısında uyuyakalıyor. Haftanın bir günü doğru dürüst birbirimizi görüyoruz, onda da gezmeye çıkıyoruz ve hep bir yerlere yetişme telaşesinden, otoparkta yer bulabilme telaşesinden, nerede yemek yiyeceğimize karar verme telaşesinden, fotoğraf çekinme telaşesinden, eve erken dönme telaşesinden birbirimizin yüzüne bakamıyoruz. Bugün de toplantısı var. Yine geç gelecek. Ne yapsın o da, bak güzel bir ev almış, arabası var, naziktir, huyu güzeldir. En önemlisi inançlıdır. Namazını kılar, yardımını yapar. Hem varlıklı, hem inançlı bir kocam var. Gönlümü yapmaya çalışıyor ama vakti yok ne yapsın.

Zil çaldı. İrkildi. Hemen üstünü başını düzeltti. Başına bir tülbent geçirip kapı deliğinden baktı. Gelen Gülsüm’dü. Karşı komşu. Kapıyı açtı. “Terliklerini görünce, uyuya mı kaldı acaba, dedim kendi kendime. Ziline basayım da bir yoklayayım, dedim. Hayırdır geç mi kalktın?” Başım ağrıyordu, bütün gece uyuyamadım, anca toparladım kendimi, evimi .Bekle Yasin’imi alayım da geleyim. Odaya geçti. Televizyona takıldı gözleri. Kız toplamda 12 puan almıştı. Yeter sana, çok bile almışsın dedi. Kitaplıktan Yasin’i aldı. Televizyonu kapattı. Çıktı.
Gülsümle girdiler alt kattaki Halime Teyze’nin evine. Kapıyı açtı Halime Teyze. Nerede kaldınız, dedi. Herkes geldi. Kusura bakma dedi, Gülsüm. Ancak yetiştirebildik işleri. Hemen içeri geçtiler. Yerlerine oturdular. Gülsüm Yasin suresinin olduğu sayfayı açtı. Benim sesim iyi değil sen oku, dedi. Nermin geç kaldıkları için kendini suçlu hissettiğinden Gülsüm’ü reddedemedi. Açtı Yasin suresinin olduğu sayfayı. Başını kaldırıp herkesin hazır olup olmadığına baktı. Bir an gözü televizyona takıldı. Yaşlı ve aşırı süslü bir kadın belli ki muhallebi yapıyordu. Bu da nesiydi? Hemen müdahale ederek: “Cuma vakti televizyon niye açık canım.” dedi. Halime Teyze kalktı, kumandayı aldı televizyonun yanından. Kusura bakmayın hoca hanım, dedi. Sesi kısıktı ya, unutuvermişim. Nermin oralı olmadı. Gözünü Yasin süresine indirdi. Okumaya başladı:


“Yâsin. Ve’l kuran’il hakim.İnneke leminel mürselin.Ala sıratim müstakim.”

2 Haziran 2015 Salı

UZAK AKDENİZ AĞITI



cemil aydın

                                                              
Denizi bırakıp geldi
Ağlarını öremeden teknesini boyayamadan
Kışın o buz mavisinde Akdeniz’in
Hayallere dalamadan geldi
Kış da vardı oysa burada
Burada resmi taşların yükseldiği denizsiz bir kentte
Hayaller de vardı
Bir istavritin dönenip durması gibi ağlarda
Çırpınan gerçeğin koynunda ve
Ölen, denizsiz bir kente gömülen

Köyünü bırakıp geldi
Avuçlarındaki yosun kokusu
Muavinin tütün kolonyasına karıştı
Midesinde hüzünle hazmettiği lakerda
Gözlerinin çanağında kan kırmızı şarap

Gözlerini bırakıp geldi
Akdeniz’in tuzuna belenmiş yaşlarını
Vatansız bir otobüsün koltuğunda
Oralı olmadı şoför ve yetiştirdi
Ömrünün bereketini kaçırmadan
Bol çığlıklı bir otogar durağına
Bir çığlık da o ekledi


Ey Ankara, kuruttun Akdeniz'imi!

26 Mayıs 2015 Salı

KAMUOYUNA AÇIK MEKTUP



cemil aydın


Peşin peşin söyleyeyim. Ben bir öykücüyüm. Amma da alladın pulladın derseniz bundandır. Siz konuşursunuz hep bir şeyler dersiniz ama olsun. Birilerinin bir yazıyı okuyup az da olsa çok da olsa düşünmesi az şey midir? Konuşun efendim. Kitabınızın en sevdiğim sayfası son sayfası deyin. Neden diye sormama fırsat bırakmadan devam edin. Boş görüp bir şiir karaladım da ondan! Her ne yazdıysanız okumasam da güzel diyorsanız, böyle inanıyorsanız ben ne yapabilirim? Güzeldir muhakkak. Kitabımdaki boş sayfaları gördüğünüzde dayanamıyorsanız boş sayfaların sayısını artırayım. Böylece daha çok şiir, öykü yazmanıza vesile olmuş olur, ahiretimi abad ederim sayenizde, fena mı? Elbet ya, şiir boş iş değildir. Yazıyorsanız ve benim boş sayfalarım yazma iştahınızı artırıyorsa bundan benim payıma düşen ahiret saadetidir. İyimser bir insanım vesselam!

Her ne kadar mizahi bir giriş yapsam da bu yazıyı baş edemediğim, tahammül edemediğim, gönlümü kıran, beni derinden yaralayan eleştiriler sebebiyle yazıyorum. Çok öfkelendim ama asıl güçlü olanın öfkesine hakim olan olduğuna dair peygamber müjdesine sahibim. Allah bu müjdenin ömrümüz vefa ettiği müddetçe talibi olmayı nasip etsin.

Efendim neymiş, Mevlana’yı sömürüyormuşum, dini sömürüyormuşum, dine imana para biçmişim. Safsata efendim, safsata.  Mevlana bir derya. Ben bu deryada bir katre olabildiysem ne ala. Ondan ilham aldım. Yazdıklarımda bir güzellik varsa ondandır, bir kusur varsa bendendir efendim. Enaniyet davası gütmüyorum. Hem öyle şımardığım falan da yok dediğiniz gibi. Kitabım çok sattıysa okuyucunun takdiridir. Buna ben karışamam ya. Ben çok satsın diye yazmadım. Okuyucuya nasıl sevdiririm eserimi diye düşünmedim değil tabi. Böyle bir kaygıyı hangi yazar taşımaz Allah aşkına? Her yazar okuru için yazar. Yazdığı, birçok okur tarafından okunsun ister. Bunu istemenin neresi kötü?

Kimileri de çıkıyor efendim ne haddini bilmez yazarmışım da bir tane kitabın balını kaymağını yediğim yetmezmiş gibi kitabın ikincisini de çıkarıyormuşum diyerek atıp tutuyor. Kitabın ikincisini çıkarmam tamamen yayınevinin ısrarıyla olmuştur efendim. Sonuçta bu yayınevleri de bizim gibi daha nicelerinin eserlerini siz değerli okuyuculara ulaştıracaksa gelir elde etmeli efendim. Biz para için yapmıyoruz bu işi tabi. Bizim için gönülleri kazanmak kâfidir, para kazanmak gibi dünyalık heveslerimiz en sonda gelir. Okuyucu neyin hakiki neyin sahte olduğunu bilmiyormuş da böyle okuyucuya böyle yazar müstahakmış da bilmem ne! Bu aydın geçinenler zaten her dönem okuyucuya ahmak muamelesini reva görüyorlar. Ben, siz değerli muhataplarımı böyle tanımlayamam asla. Bizim imza günlerimizde, etkinliklerimizde, sohbetlerimizde oluşan samimi ortamı sizler biliyorsunuz. Bizim muhabbetimizi tesis eden Mevlana sevgisidir, dolayısıyla Allah sevgisidir.  Onların bize reva gördüğü muamele ancak şeytanın hoşuna gider. Kovulmuş şeytanın şerrinden sana sığınırım Ya Rabbi!

Pervanelerimle bir ve beraber olabilmek ümidiyle…


aşka_kaldım
01.02.2015

Aldırmayın siz Bora Bey.Bunların her şeye karışma huyu İttihat’tan beri süregelen bir davranış.Aydınların kronik bir rahatsızlığı.

Şems_iye
02.02.2015

Sen bize Şems oldun. Üzülmeyin karanlıkta kalırız.

Mestnevi
02.02.2015

Bora Baransoy bu ülkenin bir numaralı yazarıdır. On numara kitapları vardır. Kötüleyenlerin bir numarasını görmedik. Numaram: 0 557 785 54 50

Evdeki_hesap
02.02.2015

Mesnevi tam metin toplam üç cilt sadece 59 TL. İlgilenenler irtibat: evdekihesap25@gmail.com

Alara_bora_aşk
02.02.2015

Biz Mevlana’yı sizinle sevdik. Lütfen bunu bilin. Bu arada ismim Alara. ;) Anlarsınız ya!









14 Nisan 2015 Salı

İMGE DERGİSİNİN 2.SAYISINA DAİR BİR DENEME-İNCELEME GİRİŞİMİ



cemil aydın


Bir dergi çıkartmak küçümsenecek bir iş değil elbet. Derginin kalitesi ne olursa olsun dergiyi çıkartan(lar) teşvik edilmelidir. Tabi ki bu dergiye hiçbir söz söylenmeyeceği anlamına gelmiyor. Varsa bir eksiklik mutlaka söylenmeli ki ortaya daha iyi işler çıksın. Dergi daha fazla kişinin ilgisini çeksin. Bu çamur atmaktan, heves kırmaktan daha yararlı olur muhakkak.

Ben de elimden geldiğince İmge dergisinin 2.sayısını olumlu-olumsuz yanlarıyla değerlendirmeye çalışacağım.

Yapılan iş her ne olursa olsun öncelikle iyi yanları söylenmelidir, düşüncesinden hareketle derginin iyi yanlarından bahsetmekle başlayacağım değerlendirmeme.

Yunus Kadıoğlu’nun, Melih Sadık Küçüker’in ve Recep Yılmaz’ın şiirleri derinlikli, içli ve yeni anlam alanlarını işaret eden şiirler. Bir şiiri güzel yapan özelliğin de bu olduğuna inanıyorum. Kelimelerin bildiğimiz anlamlarından yola çıkarak bize yeni anlamlar işaret ettirmesi şairi ayrıcalıklı kılan bir meziyet.

Recep Yılmaz’ın “Hicri takvimler, dökecek tek yaprak bulamıyor” dizesi dergiyi okuduktan sonra da kendini hatırlatan güzellikte bir dize.( Okuduğumuz onca şiir, hikâyeden geriye kalan nedir ki zaten? Üç beş şiir, birkaç cümle işte! Önemli olan okuduğumuz anda bizde bıraktığı görüntüler, izler…)

“Gönül Hicretini Gerçekleştiren İtalyan” öyküsü konusu itibariyle oldukça ilginç. Coğrafya insanın kaderdir, sözünün mucizeleştiği bir yaşam öyküsü kaleme almış Eda Hallaç Kaçar. Metnin öykü mü yoksa anı mı olduğuna dair belirgin bir yorum yapamıyoruz. Sanırım buna yazar da yazarken tam karar verememiş olmalı. Keşke “Babaannemin aziz hatırasına” ithafıyla yetinip hikâyede kendini biraz unuttursaydı.

Salep Sevdası öyküsü de derginin ilgi çeken öykülerinden. Kübra Meral’in üslubu hikâyenin konusuyla uyumlu.

Derginin eksikliklerine gelecek olursak…

Öncelikle sayfalar arasındaki yazı karakteri büyüklüğü ve yazı tipi farklılıklarının giderilmesi gerekmekte. Bazı düz yazılarda yazıyı okumayı zorlaştıracak derecede yazım yanlışları göze çarpmakta.

Dergide “Hemingway’dan Yazmak Üzerine 8 Öneri” , “Rilke’den Genç Bir Şaire Mektup” , “Aşıkların Dilinden(Aşık Sümmani ve Erzurumlu Emrah)” başlıklı yazıların yer almaması gerektiğini düşünüyorum. Benim bir okuyucu olarak edebiyat dergisinden beklentim özgün çalışmaları görmektir. Eğer bir yazarın, eserini göreceksem de bunun üzerine birinin yazı yazmasını(eleştiri, deneme-inceleme vd.)beklerim. Dar imkânlarla çıkan dergilerin çoğunda var olan bu problem İmge’de de bulunmakta.

Mehmet Nuri Yardım, 100 Temel Eser başlıklı yazısında başlıkta belirtilen konuya dair görüşlerini ifade ettikten sonra kendi zevkince bir “100 Temel Eser” listesi sunuyor. Buraya kadar her şey makul. İşin tuhaf kısmı bu liste içerisine Mehmet Nuri Yardım, kendisinin yazmış olduğu Edebiyatımızın Güleryüzü eserini de eklemiş. Ben Mehmet Nuri Yardım’dan bu konuda mütevazı davranmasını beklerdim. Bu tavrı benimsemem mümkün değil.

Mehmet Sebih Oruç’un yazmış olduğu “Batı Eleştirisinin Mahiyetine Dair” yazısında, içerik başlıktaki iddiayı taşımıyor. Verilen başlığa göre içeriğin çok kapsamlı olması lazım. Ben daha derinlikli bir yazı beklerdim kendisinden ancak değinmekle iktifa etmiş.

İmge’nin edebiyat dünyasında uzun soluklu olmasını, var olan boşlukları doldurmasını diliyorum. Emek veren arkadaşların gayretlerini artırarak çalışmalarına devam etmeleri gerektiği inancındayım.


İmge’nin yolu açık olsun!

10 Nisan 2015 Cuma

SUSADIM



cemil aydın

Babama susadım
Rüya gibi hatırladığım sabahlara
Yanaklarımı kaşıyarak uyandığımda
Babamın uzaklaşan adımlarını duyduğum
Cennet mahmurluğuna susadım

Babama susadım
Durmadan ertelediğimiz
Ahiret saadetimizi hayal ettiğim akşamlara
Yaşasam yabancı kalacağım
Ebedi günlere susadım.

Anneme susadım
Önüme durmadan rahle koyan imanına
Yün döverken fındık sopasıyla
Durmadan, uzat demesine dört elif miktarı
La’nın sonsuzluğunda uzamaya susadım.

Anneme susadım
Hatalarla dolu tevhitlerimde
Sesim yandıkça sallanıp durduğum günlere
Kapattığı mavi gözlerine
Allah’ı daha güzel anmaya susadım.              

20 Mart 2015 Cuma

SENİ ÇOK SEVİYORUM



cemil aydın


Yalan söylemiştim. Aslında yalan söylemek aklımın ucundan geçmemişti. Bir anda göğsümden kulaklarıma doğru bir sızı yayılmış, heyecandan dudaklarım titremiş, gözlerim beynimin emrinden çıkmıştı.( Yalan hesaba gelir bi şey miydi?) O an aklıma üşüşen harfleri sabah içtimasına yetişmeye çalışan askerler gibi gürültüyle, telaşla koşturmuş her asker nasıl onca kişinin arasından kimseye çarpmadan, takılmadan sırasına geçiyorsa her harf aynı şekilde kusursuzca yerine yerleşmişti. Bu kurulu düzenin bir komutanı olmalıydı elbette. Düşündüm. Ne zaman hizaya soktum ben bunca kelimeyi, bunca düşünceyi. Yalan aklımın ucuna geldiğinde… Nasıl oldu da çıkabildim bu karmaşadan. Kendini yalan söylemeye hazırlıklı tutan herkes usta bir yalancı olma yolunda önemli bir adım atmış sayılır. Benim farkında olmadığım ama durup düşündüğümde aklıma gelen ilk cevap bu. Doğruluğuna da inanıyorum şu an için. Ama olur da bunun aksini ispat ederse bir insanoğlu sanki bu düşünce aklımın ucundan hiç geçmemiş gibi davranırım. Bu manevra kabiliyetini tabii görmem yalansız bir hayatı benden uzak tutuyor. Yalansız bir hayat beni memnun eder mi?  Düşünüyorum ilk ne zaman yalan söyledim acaba? Mutlak bir zaman belirmiyor zihnimde. Yalansız bir hayatı yaşadıysam da bu hayata dair hafızamda bir iz yok. Kendimi bilmediğim, annemin babamın kucağından inmediğim zamanları nasıl hatırlayabilirim ki?

Küçükken anne baba sevgisinden mahrum olanların kötücül duygulara yatkın olabileceğini söylemişti televizyona çıkan bir doktor. Bundan mıydı? Çocuk öpülecek, yanakları sıkılacak sırtı sıvazlanacak ki kıymetli olduğu bilinsin. Sahi benim en son ne zaman sırtım sıvazlandı? Hatırlamıyorum. Olsa olsa anne ya da babam ağladığım gecelerde gazımı çıkarmam için okşamıştır sırtımı. Belki beni rahatlatmak için yapsalar da asıl maksatları uykularını bölen sesimin kesilmesiydi.

Hayatta elde edemediklerine takılı kalan birey, hırslanır. Kaçırdıklarını, kendinde olması gerektiğini düşündüklerini kazanmak ister. Bu yolda onun için her şey mubahtır. Başkalarının canını acıtır, yalan söyler, mazluma acımaz…

Düşünüyorum da hayatta elde edebildiğim ne varsa söylediğim yalanlara borçluyum. Hayatta elde edemediğim bazı şeylerin olduğunu bana fark ettiren etrafımdaki hırslı insanlar olmuştur. Menfaati için tüm değerleri alt üst eden; paylaşmak, başkasının derdiyle dertlenmek gibi bir çabası olmadığından sevgisini betona gömmüş bu insanların tokatları beni kendime getirdi. Çocukluktan sıyrılıp da para kazanmanın zamanı gelince nasıl tokat atılacağını iyi biliyordum! Yalan, insanlara yıkıcı bir tokat atmanın tatmin edici bir yoluydu.

Söylediğim yalan beni tatmin etti mi etmedi bilemiyorum. Henüz bunu ayırt edebilecek duygusal olgunluğa erişmediğimi itiraf etmeliyim. Ancak yalanın bende uyandırdığı – mutlaka şeytani- heyecan onun büyülü cazibesindendi. İçimde bir yerlerde dayanılmaz bir heves… Sanki kalbimden dörtnala atlar şahlanıyor, beynime doğru tozu dumana katarak ilerliyor.

Atların kalbimden tozu dumana katarak şahlandığı bir andı.

Yalan söylemiştim: Seni çok seviyorum.

Ne okuduğum romanlardaki ne de filmlerde seyrettiğim o mutlu anlara benzer bir aşktı yaşadığım. Nasıl olması gerektiğini bilmediğim, neler hissedeceğimi bilmediğim bir serüvenin ortasında buldum kendimi. Bir yol vardı ve epey ilerlediğimi düşünüyordum bu yolda. Söylenmesi gereken bir şey vardı ve bir çırpıda söyleyiverdim: Seni çok seviyorum.

Duymamıştı. Nasıl olur da duymazdı söylediklerimi. Gözlerinde en ufak bir kıpırtı yoktu. Bu nasıl bir kız? Seviyorum, dedim be! İnsan elini kolunu nereye koyacağını şaşırır, ne bileyim çığlık atar,ağlar,sarılır,bir şeyler söyler. Niye böyle put gibi duruyordu?

Kadın öylece duruyordu masada, gözleri göl durgunluğu… Elleri kırık bir dal gibi sarkıyordu masanın üzerinde, dudakları çorak bir dağ. Taş gibi sert, zamanı sindirmiş bir vücut, öylece kalakalmıştı.

Seni çok seviyorum!


19 Mart 2015 Perşembe

DENİZE KARIŞMAYAN IRMAK



cemil aydın


Uyku geceye mi aittir? Eğer öyleyse uykumun geceyle rastlaştığı zaman hatırlayamayacağım kadar uzak olduğundan bir yönden daha dünyayla uyumsuz olduğumu kanıtlamış olurum.

“Ah, bu çocuğun ne alıp veremediği var kendisiyle anlamıyorum. Dalıp gidiyor kendine. Her gün tekrarladığı bir oyunu var. Ellerine bakıyor, avucunun çizgilerine. Tırnaklarıyla avucundaki çizgileri adeta oyuyor sonra yavaşça çizginin dışına taşmadan yürütüyor tırnaklarını. Görsen sanki tırnakları bir kayık, avucunun çizgileri coşkun bir ırmak. Ne var ki çocuğum düşlerinde bile yalpalıyor. Tırnaklarını avucunun çizgisinin bitimine doğru iyice bastırıyor, acısından kızaran avucu acıya dayanamayınca elleri iki yana düşüyor ve bitkin bir şekilde kalıyor oturduğu yerde.  Kayık, ırmağın sonunu göremiyor. Hiçbir şeyin sonunu görmeye hevesi olmayan, kırılmış bir çocuk. Allah’ım ne acı!”

Sabahları neşeleniyorum. Neşem üzerimde gülünç duran bir elbise gibi bir an evvel çıkartıyorum telaşla. Sonra beni sıkan, bunaltan yine de devamlılığıyla alışageldiğim düzenimi sarsmayan bir gariplik çöküyor üstüme. -Gariplik. İfade edemediğim her ne varsa sığdırdığım kof bir kelime. İçi saman dolu bir korkuluk.- Öğle sonraları, geceleri karanlığa açılan gözlerimle uyur uyanık gördüğüm rüyaların devamı oluyor.Yine de bir ölüm güzelliğiyle gelen neşeme tercih ederim.  Sahi siz ölüm güzelliğine bürünmüş birini gördünüz mü? Ben gördüm. Dedemi. Aralıksız bir ay yatağından kalkamayan dedemi bir amcamdan diğer amcama götürecekleri bir sabah vakti dedem herkesin şaşkın bakışları arasında desteksiz kalktı yerinden. Oysa külçe gibi yığılan dedemi içine yerleştirip taşımaları için yengem battaniye alıp gelmişti odasından. İlaçların etkisiyle kekeleyerek konuşan dedem anlaşılır anlaşılmaz bir şeyler söyledi. Amcamlar koluna girdi dedemin. Evin kapısına kadar itiraz etmedi sonra kollarıyla itti onları, ayakkabılarını kendi giydi. Yavaşça ama kendine güvenerek yürümeye başladı. Yüzümüz gülmüştü bir an. Apartmanın girişine kadar sorunsuz yürüyen dedem, sokağa açılan merdivenlerin başında durdu, kafasını havaya kaldırdı, dertli bir nefes aldı ve yüzüstü düştü. Ölmüştü dedem. Yüzünde baharın ilk güneşinin tadını çıkarmaya çıkan çocuk sevinci vardı. Başka kim görmüştü bu hali?

Dedesi öldüğünden beri kendisine gelemedi. Ben sana dedim, memlekete gönderelim bu çocuğu diye. Gece sayıklayıp duruyor. Yatağında dedesini yatırdık senin yüzünden. Neymiş babamı misafir odasına yatırırsak koltuklar, halılar kirlenirmiş; misafirleri nerede karşılarmışız. Kaynanam erken öldü diye üzülmeyeyim bari. Senede bir kere gelecek misafir yüzünden çocuğun psikolojisi bozuldu. Gücüm kalmadı artık hiçbir şeye. Ne yapacağız?

Anlamsız bir ölçüyle yükselen apartmanlardan başka bir şey yok etrafta. Kendimizle amansız bir savaşı başlatıyor bu evler. Farkında mısınız, yeniliyoruz her gün? Balkonlar nasıl da dalga geçiyor bizle. Yenildikçe uzaklaşan bizlerin arasındaki mesafeyi koruyarak, başkalarının yüzlerine sinmiş acılarımızı, aleladebakışları, mahremiyetimizi seyir fırsatı sunan balkonlar… Çıkın seyredin. Ne bekleyebilirim ki sizden, ne vaat edebilirsiniz bana? Uykusuz yüzümü, uyuşmuşkollarımı, baştan ayağa acılarımı teşhir ediyorum. Seyredin.

Bütün gün balkonda oturuyor. Yat, dinlen diyorum. Üşüteceksin, hastaolacaksın, kendine dikkat et diyorum. Dinleyen kim? Arada bir mutfağa girip ekmek rendeliyor. Alıyor kırıntıları çatıya, cam önlerine serpiyor, mahallenin güvercinlerini topluyor çatımıza. Her gün bıktım camları silmekten. Her taraf kuş pisliği.

Kuşlar her zamankinden daha renksiz. Buna biz sebep olduk, hiç olmadığı kadar eminim artık. Fabrikapislikleriyle kurumuş dereler, üstlerine kapanan yalıtımlı camlar, led ışıklarla aydınlatılmış yapay ağaçlarla dolu belediye parkları, soluk bir gökyüzü bıraktık onlara. Güvercinler nasıl beyaz kalabilir ki? Bilseniz ne kadar acıyorum onlara. Bunları düşünemeyecek kadar meşgulsünüz.Bu meşguliyet sizi ne kadar mutlu ediyor? Ancak seyredin siz! Utanıyorum sizlerle yaşamaktan.

Tutup bir yere de götüremiyorum. Azıcık insan içine karışsa fena olmaz mı? Kafası dağılır hani. Belki de derdinin merhemi bu.  İstemiyorum, diyor. Ben bayılıyor muyum arkamdan atıp tutan komşulara, samimiyetsiz akrabalara?Her şeyi dört dörtlük istersen kim kalır etrafında? Görmezden geleceksin bazı şeyleri, değil mi? İnsan insana muhtaç işte.  Anlatıyorum tüm bunları ama bana ifadesiz bir şekilde bakıyor. Ağzımdan çıkan her kelimeyi anında buharlaştıran sessiz bir öfkesi var. Bu öfkesi yiyip bitirecek onu, korkuyorum.

Gündüzün, gecenin; sıcağın, soğuğun; güzelliğin, çirkinliğin; iyinin, kötünün ne anlamı olabilir ki insanlardan ümidi kesmişken.

Her şeyi unutup sizden umutlandığım her an için pişmanım. Dalgınlığıma verin.


13 Mart 2015 Cuma

TÜRKİYE’NİN ESKİDİĞİ GÜN


cemil aydın


Dedemin öldüğü gündü
Türkiye’nin eskidiği gün
Bir perde çektiler gözlerime
Zamana,gayba ve ölüme
Tanık ettiler beni
Şahadetle mühürlediğinde dedem dilini
Şükrettim cennetin sahibine

Bir bir eksildiler yanımdan sevdiklerim
Şair sözüyle gecenin bir vakti tutup elimden
Kalk diyenim kalmadı
Allah’ım ne güzeldi yalnızlığın
Yalnızlığıma ilaç oluyordu

Acıtıyor kalbimi kaderim
Kaç kişinin derdini yüklendim bilmiyorum
Bakma bana şikayetçi değilim
Alçak dünyanın oyunlarından
Ne kadar söylensem de
Olamıyorum onsuz

Ey kader,Hızır’ım oldun
Ben sustum Musa misali



7 Mart 2015 Cumartesi

MİRAS PAYI


cemil aydın


Vicdan yorar, bilirim
Ve yorgunluktur bana kalacak olan
Bu sürgün yerinde

Merhamet ettim Tanrım, sen yardım et
Yürekten söylüyorum, şahidim ol
Merhametim kendime doğrulttuğum bir silahsa bu çağda
Göreceksin, vuracağım kendimi hiç beklemeden.

Evet, cesur ve adaletsizim
Acımızı pay ettim herkese
Çoğunu kendime ayırdım.

20 Şubat 2015 Cuma

BİR DELİNİN İŞİ GÜCÜ




cemil aydın


balıkçıları günaydınsız bırakmam
kalemime sarılır gibi sarılırım denize
seher vakti öperim martıları kanadından

şiirler mırıldanırım lodosa karışır
sokaklara karışırım doludizgin
dilencilere sitem ederim

mezarlıklara karanfil yetiştiririm
servilerin dertlerini dinler
anlatırım mahalle kahvelerinde

Tanrı’yı arar dururum
her doğan çocukta beklerim onu
bilsem de gelmeyeceğini

dullara sevdiririm kendimi, bilmeden
bir putun suçsuzluğunu taşırım
dilemeden tapılmanın günahını.

bir kız seviyorum sır saklamam
ölüler şehirden kovulmadan
çağıracağım onu mezarlığa

siz de gelir misiniz mezarlığa?
bir trafik kazası olmasam da
bakar mısınız bana?

(Bu şiir Sahte Putlar dergisinin 4.sayısında yer almıştır.)