Okumak Ayrıcalıktır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Okumak Ayrıcalıktır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2015 Perşembe

DENİZE KARIŞMAYAN IRMAK



cemil aydın


Uyku geceye mi aittir? Eğer öyleyse uykumun geceyle rastlaştığı zaman hatırlayamayacağım kadar uzak olduğundan bir yönden daha dünyayla uyumsuz olduğumu kanıtlamış olurum.

“Ah, bu çocuğun ne alıp veremediği var kendisiyle anlamıyorum. Dalıp gidiyor kendine. Her gün tekrarladığı bir oyunu var. Ellerine bakıyor, avucunun çizgilerine. Tırnaklarıyla avucundaki çizgileri adeta oyuyor sonra yavaşça çizginin dışına taşmadan yürütüyor tırnaklarını. Görsen sanki tırnakları bir kayık, avucunun çizgileri coşkun bir ırmak. Ne var ki çocuğum düşlerinde bile yalpalıyor. Tırnaklarını avucunun çizgisinin bitimine doğru iyice bastırıyor, acısından kızaran avucu acıya dayanamayınca elleri iki yana düşüyor ve bitkin bir şekilde kalıyor oturduğu yerde.  Kayık, ırmağın sonunu göremiyor. Hiçbir şeyin sonunu görmeye hevesi olmayan, kırılmış bir çocuk. Allah’ım ne acı!”

Sabahları neşeleniyorum. Neşem üzerimde gülünç duran bir elbise gibi bir an evvel çıkartıyorum telaşla. Sonra beni sıkan, bunaltan yine de devamlılığıyla alışageldiğim düzenimi sarsmayan bir gariplik çöküyor üstüme. -Gariplik. İfade edemediğim her ne varsa sığdırdığım kof bir kelime. İçi saman dolu bir korkuluk.- Öğle sonraları, geceleri karanlığa açılan gözlerimle uyur uyanık gördüğüm rüyaların devamı oluyor.Yine de bir ölüm güzelliğiyle gelen neşeme tercih ederim.  Sahi siz ölüm güzelliğine bürünmüş birini gördünüz mü? Ben gördüm. Dedemi. Aralıksız bir ay yatağından kalkamayan dedemi bir amcamdan diğer amcama götürecekleri bir sabah vakti dedem herkesin şaşkın bakışları arasında desteksiz kalktı yerinden. Oysa külçe gibi yığılan dedemi içine yerleştirip taşımaları için yengem battaniye alıp gelmişti odasından. İlaçların etkisiyle kekeleyerek konuşan dedem anlaşılır anlaşılmaz bir şeyler söyledi. Amcamlar koluna girdi dedemin. Evin kapısına kadar itiraz etmedi sonra kollarıyla itti onları, ayakkabılarını kendi giydi. Yavaşça ama kendine güvenerek yürümeye başladı. Yüzümüz gülmüştü bir an. Apartmanın girişine kadar sorunsuz yürüyen dedem, sokağa açılan merdivenlerin başında durdu, kafasını havaya kaldırdı, dertli bir nefes aldı ve yüzüstü düştü. Ölmüştü dedem. Yüzünde baharın ilk güneşinin tadını çıkarmaya çıkan çocuk sevinci vardı. Başka kim görmüştü bu hali?

Dedesi öldüğünden beri kendisine gelemedi. Ben sana dedim, memlekete gönderelim bu çocuğu diye. Gece sayıklayıp duruyor. Yatağında dedesini yatırdık senin yüzünden. Neymiş babamı misafir odasına yatırırsak koltuklar, halılar kirlenirmiş; misafirleri nerede karşılarmışız. Kaynanam erken öldü diye üzülmeyeyim bari. Senede bir kere gelecek misafir yüzünden çocuğun psikolojisi bozuldu. Gücüm kalmadı artık hiçbir şeye. Ne yapacağız?

Anlamsız bir ölçüyle yükselen apartmanlardan başka bir şey yok etrafta. Kendimizle amansız bir savaşı başlatıyor bu evler. Farkında mısınız, yeniliyoruz her gün? Balkonlar nasıl da dalga geçiyor bizle. Yenildikçe uzaklaşan bizlerin arasındaki mesafeyi koruyarak, başkalarının yüzlerine sinmiş acılarımızı, aleladebakışları, mahremiyetimizi seyir fırsatı sunan balkonlar… Çıkın seyredin. Ne bekleyebilirim ki sizden, ne vaat edebilirsiniz bana? Uykusuz yüzümü, uyuşmuşkollarımı, baştan ayağa acılarımı teşhir ediyorum. Seyredin.

Bütün gün balkonda oturuyor. Yat, dinlen diyorum. Üşüteceksin, hastaolacaksın, kendine dikkat et diyorum. Dinleyen kim? Arada bir mutfağa girip ekmek rendeliyor. Alıyor kırıntıları çatıya, cam önlerine serpiyor, mahallenin güvercinlerini topluyor çatımıza. Her gün bıktım camları silmekten. Her taraf kuş pisliği.

Kuşlar her zamankinden daha renksiz. Buna biz sebep olduk, hiç olmadığı kadar eminim artık. Fabrikapislikleriyle kurumuş dereler, üstlerine kapanan yalıtımlı camlar, led ışıklarla aydınlatılmış yapay ağaçlarla dolu belediye parkları, soluk bir gökyüzü bıraktık onlara. Güvercinler nasıl beyaz kalabilir ki? Bilseniz ne kadar acıyorum onlara. Bunları düşünemeyecek kadar meşgulsünüz.Bu meşguliyet sizi ne kadar mutlu ediyor? Ancak seyredin siz! Utanıyorum sizlerle yaşamaktan.

Tutup bir yere de götüremiyorum. Azıcık insan içine karışsa fena olmaz mı? Kafası dağılır hani. Belki de derdinin merhemi bu.  İstemiyorum, diyor. Ben bayılıyor muyum arkamdan atıp tutan komşulara, samimiyetsiz akrabalara?Her şeyi dört dörtlük istersen kim kalır etrafında? Görmezden geleceksin bazı şeyleri, değil mi? İnsan insana muhtaç işte.  Anlatıyorum tüm bunları ama bana ifadesiz bir şekilde bakıyor. Ağzımdan çıkan her kelimeyi anında buharlaştıran sessiz bir öfkesi var. Bu öfkesi yiyip bitirecek onu, korkuyorum.

Gündüzün, gecenin; sıcağın, soğuğun; güzelliğin, çirkinliğin; iyinin, kötünün ne anlamı olabilir ki insanlardan ümidi kesmişken.

Her şeyi unutup sizden umutlandığım her an için pişmanım. Dalgınlığıma verin.


13 Şubat 2015 Cuma

DÜŞ BOZUMU



cemil aydın


Yokuşun sonuna vardığınızda şehrin ışıltılı caddelerine biraz daha yaklaştığınızı anlarsınız. Gecekondu mahallesinde yürürken uzun aralıklarla sıralanmış sokak lambalarına eşlik eden evlerin soluk ışıklarından başka feneriniz olmaz ancak bu yokuşu tamamladığınızda ışıltı artar. Sokak lambalarının şeklini ve rengini değişmiş bulursunuz. Her apartmanda spot lambalar bulunur. Dükkânlarda her bir eşya için ayrı bir ışık oyunu sergilenir. Camekânlar gözlerinizi alır. Bu caddedeki kapalı dükkânların ışıltısını gecekondu mahallesinde ancak düğünlerde görebilirsiniz.

İşte bu yokuşu çıkıp şehrin kalabalığına karışmak için yürüdüğüm sıradan bir günün sıradan bir akşamında yine onu gördüm.

Ne zaman buralara gelse onu yangından sonra restore edilip otele döndürülen eski Rum konağının önünde görürdüm. Kulaklarını kapatan uzun saçları bakımlı ama şekilsiz durur. Kafasında düştü düşecek bir kasket, üzerinde birkaç beden bol kırmızı gömleği, altında siyah İspanyol paça pantolonu, ayaklarında gondolu andıran uzun kunduralarıyla bir görenin bir daha unutamayacağı cinste bir adam.

Konağın tarihi önemini öğrenir öğrenmez fotoğraf çekmeye yeltenen tüm turistlerin amacı onu çekmek olmasa da bütün fotoğraflara mutlaka ilişen bu adam, şehrin önemsiz ama garip bir şekilde vazgeçilmez bir dekoru olmuştu.

Onun görünüşünden başka dikkat çeken bir özelliği daha vardı: Bağırarak şiir okumak. Eğer buraya sık sık gelmiyorsanız onu sadece bu özelliğiyle tanıyabilirsiniz. Herkesin dışarıda olduğu bu vakitlerde okuduğu şiirler dışında hiçbir şey konuşmaz, sorulan hiçbir soruya cevap vermez ve kendinden istenen hiçbir şiiri okumazdı. Hangi şiirleri okuduğunu bilmiyordum ama okuduğu şiirlerin yabancı şairlere ait olduğunu düşündüm hep. Hiçbir işimin olmadığı vakitlerde onun dikildiği konağın tam karşısındaki pastanenin yanındaki banka oturur onun okuduğu şiirleri dinlerim. Okuduğu şiirleri dinlediğimde kendimi gitmediğim ve gitmemin mümkün olmadığı bir ülkede hissederim. Bir göl kıyısında sessizce oturup bulutları seyrettiğim, uzaklardan yabani hayvanların sesini işittiğim bir ülke…

Okuduğu şiirleri çok fazla anlamasam da bana hissettirdiği bu güzel duygular için onu dinlemeyi zamanla alışkanlık haline getirdim. İnsanın anlamadığı bir şeye duygulanmasının safça olduğunu düşünmüşümdür hep. Olsun, belki de beni etkileyen onun okuduğu şiirler değil şiirleri okurken yaptığı hareketlerdi. Evet, bu adam şiir okurken aynı zamanda bu şiiri yaşıyordu. Dinleyenlerin görmediği birine kimi zaman meydan okuyor, kimi zaman yalvarıyordu. Bazen onunla dans ediyor, bazen omzunda ağlıyordu. Okuduğu tüm şiirlerin sonunda sağ elini kalbinin üzerine koyar sol eliyle sağ elini sıkıca kapatır ve başını gökyüzüne dikerdi. Tam o anda etrafında onu seyretmek için toplananlardan cılız bir alkış sesi duyulur alkış tamamlanmak üzereyken oradan geçmekte olan ve olan bitenden haberi olmayan insanlar sırf iş olsun diye alkışlamaya başlar ve böylece bulunduğumuz yere uzakta olan herkes mühim bir organizasyon varmışçasına koşar adımlarla ne olup bittiğine bakmaya gelirlerdi. Böylece etraf gittikçe kalabalıklaşır ve onu oturduğum yerden göremezdim. Yine de yerimden kalkmazdım. Çünkü toplanan kalabalık cadde boyu uzanan çalgıcıların eğlencelerine, hokkabazların numaralarına ve ufak tefek kavgalara ve hırsızlıklara ilgi gösterdiğinden şiir onlara yeterince ilgi çekici gelmez ve kalabalık yavaş yavaş oradan dağılmaya başlar. Benim de önüm açılmış olur ve kalkmayarak yerimi kaybetme riskini savuşturduğumdan ne kadar doğru bir iş yaptığımın haklı gururunu yaşardım.

Adam, kendince belirlediği bir vakte kadar şiirlerini okumaya devam eder ve son şiirini okuduktan sonra başındaki kasketi olduğu yere bırakır ve sigarasını yakarak konağın merdivenlerine kurulurdu. Şiirin tamamlandığı o kısa an orda bulunanlar ve benim gibi uzun süredir şiirleri dinleyen üç beş sadık dinleyici, kaskete gönlümüzden kopanları bırakırdık. Ben de bu adamla birlikte sigaramı yakıp onun gitmesini beklerdim. Yaktığım sigara gün içerisinde içtiğim tek sigaraydı. Evet, bu adama garip bir şekilde sadakatle bağlanmış ve sırf gitme anına kadar onu seyretmek için ben de sigara içmeye başlamıştım. Bu şekilde 20 günde bir sigaramı yeniliyordum.

Sigaralarımız bittiğinde adam kasketini yerden alır, içindeki paraları pantolonuna koyduktan sonra konağın yanındaki dar geçide girerek gözden kaybolurdu. Bir filmin sonunu izler gibi izliyordum her gece onun o karanlık geçitte gözden kayboluşunu. O gittikten sonra caddeyi sonuna kadar avare avare gezip yokuşun başına geri dönüyordum. Yokuştan aşağı inmeden önce dönüp son bir kez caddeyi süzüyor ve derin bir nefes alarak evime dönüyordum.

Ancak o gün tüm bunlar yaşanmamış, benim farkında olmadan bağlandığım garip şair kendi şiirlerini okumayı bırakmış ve kendisinin kulağına fısıldanan ya da kendisine uzatılan kâğıtlardaki, peçetelerdeki şiirleri okuyordu. Üstelik kâğıtta yazan sıradan sevgi cümlelerini yüksek sesle okuyordu. Şiirlerini yanında getirdiği ahşap sandalyesine oturarak okuyor, şiirlerin sonunda ellerini göğsünde kavuşturmuyordu. Etrafındaki kalabalık daha da artmış, daha fazla alkış almaya başlamıştı. Kasketinde daha fazla para vardı ve kasketini doldurmak için gezen küçük bir yardımcıya sahipti artık. O gün dinlediğim hiçbir şiiri beni uzak ülkelere götürmedi. Okuduğu şiirler yabancı şairlere değil de herhangi bir günün gündüz vaktinde televizyonda görebileceğiniz fon müziği eşliğinde okunan şiirlere benziyordu. Tam bir hayal kırıklığıydı benim için. Yine de onu seyretmeye devam ettim. Bir süre daha şiirler okuduktan sonra etrafta kimse kalmadı. Yardımcısından kasketindeki son paraları getirmesini istedi. Paraları saydıktan sonra cebindeki naylon poşeti çıkardı ve özenle paraları poşete yerleştirdi. Sigarasını bu sefer konağın merdivenlerinde değil her gün gözden yittiği dar geçide doğru yürürken içti. O gittikten sonra kendimi yorgun hissettim. Ne yürümek istiyordum caddeyi ne de eve dönmek. Öylece kalakaldım yerimde. Ceketimin cebinden sigara paketini çıkardım. Üç dal sigaram vardı. Birini aldım. Pantolonumun ceplerini yokladım, ceketimin ceplerini yokladım. Hayır, yanımda çakmağım yoktu. Sigarayı alıp fırlattım, paketi buruşturup diğer tarafa attım. Kalktım eve doğru yürüdüm.

Her şeyin bir yeri vardı bu hayatta. Umudumu bir yere iliştiremedim.

Yokuştan aşağı her adım atışımda sanki görünmez bir el ışıkları tek tek söndürüyor, etrafın sesini kısıyordu.

Karanlık ve sessizlik kaldı bana.

12 Şubat 2015 Perşembe

HER ŞEY HATIRA OLUR,GURBET KALIR GERİYE



cemil aydın


Oturduğum koltuğun önünde dünyaya açılan sürgülü bir cam. Çek sürgüyü, ver malı, al parayı, çek sürgüyü, ver malı, al parayı…

Böyle bir hayatı düşlememiştim. Zaten ne olduysa gölgesinde dinlendiğim ceviz ağacının, alabildiğine uzanan ormanların velhasıl sahip olduğum nimetlerin kadrini kıymetini bilmemezlikten oldu. Memnun olmadım. Memnun olmadığım gibi, beni neyin daha fazla memnun edeceğini hiç düşünmedim.


Sonra dedem öldü. Ağustosun ilk günü toprağa verdik dedemi. Ölümüm o zaman başlamıştı.

İnsanın farkına varmadan hayat sebebi haline getirdiği alışkanlıkları vardır. Gün ışımadan uyanmak böyle bir alışkanlıktı benim için. Kuşluk namazı kılmak, öğlen uykusuna yatmak, ikindiden sonra uyumamak, tesbih çekerek beklemek akşam ezanını. Bu alışkanlıklarımı dedemle kazanmıştım. Onun varlığıyla mümkün olan nedense içselleştiremediğim bu alışkanlıklarımı kaybettim öldüğünde.

Aptalca bir şaşkınlıktı yaşadığım. Hiçbir mukavemetim yoktu akıp giden hayata. Ev yıkılsındı para yaparken satılsındı. Ne yapabilirdim?

Oysa dedem içten içe bu günleri zihninde yaşamış ve beni kendi tecrübelerini, alışkanlıklarını yaşatacak bir bekçi gibi yetiştirmişti. Bunu fark edebiliyordum üzerime eğilmesinden, verdiği kıymetten. Hoşuma gidiyordu. Gel gelelim dedemin çabalarını boşa çıkartmıştım.

Ölüm, doğanın en ufak bir kıpırtısının kusursuzca fark edildiği bu mezrada yüreğimi, aklımı tahrip etmişti. Dedemin ölümünün tüm ağırlığını ben üstlenmiştim ve bu ağırlık beni hareketsizleştirmiş, donuklaştırmıştı. Öyle ki her eşyasında dokunuşlarımın izi olan bu ahşap evin, kaplıca yolunun köyümüzden geçecek olmasından dolayı değerlendiğinden kardeşlerimce müteahhite teslim edilmesine bile ses çıkaramadım.  Abim: “Bir süre bizde kalırsın, ev bittiğinde sana da bir daire düşer, tekrar gelirsin buralara merak etme. “ dediği günün gecesi ağlamakla geçmişti. Lanet ediyordum talihime. Kahrolası yolun köyümüzden geçeceği konuşulmaya başlandığından bu yana köyün mirasını müteahhitler paylaştırmaya başlamıştı. Böylece köyün çehresi değişmiş, kardeşlerin arasına soğukluk girmiş, mahkeme nedir bilmeyenler avukat bulma derdine düşmüştü. Müteahhitlere göre bunlar olağan şeylerdi. Hem onların kötü bir niyeti yoktu kendilerince. 3+1 daire,110 metrekare, ebeveyn banyolu, şömineli, mantolu ev yapacaklardı bize, daha ne olsundu. Oysa ben camlarına serçelerin gaga vurduğu, fındık dallarının, asmaların gölgelediği; akşamsefalarının, menekşelerin, sümbüllerin, fesleğenlerin bir kale gibi çevirdiği terası bulunan ve bu terasta yıldızlı yaz gecelerinde gökyüzünü seyrettiğim ahşap evimizden silme beton bir eve nasıl geçerdim? Dökülecek betonlar yüreğimi, aklımı dondurmaz mıydı?

Yakıcı soruların rahatsızlığıyla uyur uyanık geçirdiğim her gecenin sabahında kendimi bir önceki günden daha yalnız, daha savunmasız, daha güçsüz hissederek uyanıyordum. Yolun ortasında yürüyen dedeme araba çarpar mı, hırçın köpeğimiz Karabaş salıkken acaba mahallemize misafir gelir miydi, gaz yağı daha ne kadar idare ederdi kaygıları artık bitmişti. Kaygısı olmayan adamın kavgası da olmuyormuş, anladım.  Kaygısızca seyrediyordum olan biteni. Sanki olan biten her şey yaşamam gereken acı bir tecrübeymiş gibi öylesine karşılıyordum kaderimi.

Saatin tik takları hiç durmamış ve evin yıkılma zamanı gelmişti. Duramadım, izleyemedim evimizin yıkılışını. Dozer tüm hışmıyla evimizin üzerine yürürken ben savaş meydanını terk eden firari bir asker gibi koşarak uzaklaşıyordum.  Hızımı gittikçe artırarak koşuyordum. Sanki dursam bir daha susmamacasına ağlayacaktım. Öyle doluydum ki ağlasam şu Nazlıdere’nin suları taşacaktı gözyaşımdan. Koştum, koştum, yüreğimin atışlarını kulağımda hissetmeye başlamıştım. Şakaklarım kabarıyordu. Sırtım buz kesilmişti. Ayaklarımda derman kalmamıştı. Yavaşlamaya başladım. Bir kuş gibi yalpaladım. Gözlerim karardı. Böğürtlenlerin arasına yüzükoyun yıkılmışım evimiz paramparça olurken.

Sonrası gurbeti taşımaktı gittiğim her yere. Kasabada kalan abimin yanında evlatlık gibi sığındığım zamanlar gelmişti.  Önceleri umutluydum. Mutlu olacağıma inanmak istedim. Önce yengem kırdı hevesimi. Hal hatır sormalarıma, gülümsemelerime duvar kesilmiş yüzüyle karşılık verdi.  Ona göre misafirliğim gereğinden fazla uzamıştı. Kendisine ait bir hayatı ne zaman olacaktı? Bıkmıştı hep bir şeyleri beklemekten, birilerini idare etmekten. Bir an önce evden gitmeliydim. Başka kardeşlerim de vardı, onlarda da kalabilirdim. Sülalenin enayisi sen misin, diyordu abime. Abim azıcık dişini sıkmasını, benim kimseye zararımın olmadığını, ayrıca büfeyi işleterek kendisine ek iş yapma fırsatı sunduğumu, evi bir an önce bitirebilmek için biraz daha sabretmeleri gerektiğini söyleyerek sakinleştirmeye çalışıyordu yengemi. Kulak misafiri olduğum bu tartışmalar beni öfkelendirse de evin huzuru benim yüzümden bozulmasın diye ses çıkartmıyordum. Bir ömürdü işte yaşadığımız, geçirilmesi gereken.

Geçirilmesi gereken bu ömrümde ölümümü hızlandıran bayram sabahları olmuştur. Bayram sabahları taze süt ve cevizli lokumdu benim için. Bayram sabahları tekbirlerle yürümekti, selam vermekti her gördüğüne. Bayram sabahları sokağın dolup taşmasıydı bayram cemaatiyle. Tek tük de olsa kaplıcalara doğru yola koyulan bayram bayram tatile giden nasipsizlere Allah’tan hidayet dilemekti yolu onlara açarken. Son zamanlarda bayramlaşma artık cami içerisinde yapılıyor. Çünkü arabalar vızır vızır gidiyor kaplıcalara doğru, nasipsizlerin sayıları arttı. Selamlar artık duyulur duyulmaz bir sesle veriliyor. Tekbirsiz yürünüyor yollar. Artık aç düşüyoruz yola bayram sabahları. Yine de değişmeyen bir şey var. Mezarlığa gitmek. Tepelerde beni yalnız koymayın, derdi dedem. Hasretle baktırmayın yukarılardan. Köyü tepeden gören dik bir yokuşun sonundaydı mezarlık. Mezarlığa gittiğim bayram sabahında dedemin hayattayken ısrarla yapmamızı istediği ziyaretler bana utanç veriyordu artık. Dedem ölmüştü. Dua bekliyordu oğullarından, torunlarından. Arife gününden akrabaların tümünün evimize doluştuğu bayramlar geride kalmıştı artık. Arife günlerinde köyde kimse yok. Bayramın ilk günü gelip hemen kaçıyor artık onun oğulları. Ben dedeme olan sevgimden, biraz da abilerimin günahını omuzladığımdan uzun uzun oturuyorum mezarının başında. Geldiniz mi hemen kalkmayın, derdi dedem. Biraz seyredeyim sizi. Otururdum ben de. Dertleşirdim. Konuşmazdım ama konuşmak günahtı mezarlıkta.  Dertleşirdim dediysem uzun uzun susardım işte. Dua ederdim sonra susardım, susardım, susardım…

Şimdi bir bayram sabahında büfenin sürgülü camını açıp kapıyorum. Müteahhit evi bitirmeden yurtdışına kaçtı. Evi tamamlamak için daha çok paraya ihtiyacımız var. Bu yüzden büfemiz açık. Bayram namazını kıldıktan sonra büfeye geldim. Bolca köy ekmeği sattım, harçlıklarını erkenden bitirmeye niyetli çocuklara şekerler, çikolatalar… Müşteriyi gönderip camı kapattığım her an dedem geliyor gözümün önüne. Yokuşun tepesinden derin derin bakıyor bana doğru. Ürpererek silkiniyorum. Karnım gurulduyor. Açım. Önümde süt ve cevizli lokum. Boğazımda yumruk. Yiyemiyorum.

8 Kasım 2014 Cumartesi

İNSANİ MÜDAHALE


 
cemil aydın
 
İnsani müdahale için uluslararası işbirliği zamanının geldiği bir savaş dönemiydi.  Televizyonlarda kan ve gözyaşı vardı, gazetelerde köşe yazarları savaşın nasıl devam edeceğini, savaşın sebeplerini sonuçlarını, savaşın öne çıkanlarını akademik birikimini ve gazetecilik tecrübesini vurgulayarak analiz ediyordu. Bense sadece büfelerin önünden geçerken göz ucuyla manşetlere bakmakla yetiniyor, bazen aldığım simit boş gitmesin diye oturduğum kahvede susamların saçılmasını önlemek için serdiğim gazetenin herhangi bir sayfasını okuyordum. Gazete okumanın duyguları törpülediğine kanaat getireli çok olmuştu. Acı vardı ve kim ne derse desin paylaşılamıyordu. Filistin yazıp bilmem kaça gönderdiğinde yaraları sarıyorduk ve yaralayanlar işini yapmaya devam ediyordu.  Biraz kitap kokusu almak için girdiğim sahafta da yaraları sarmak için arkadaşlarını ileti yollamaya zorlayan dergiciyi gördüm. Bahsettiğim dergicinin bastığı dergide kimi zaman şiirleri çıkar, kimi zaman öyküleri, kimi zaman eleştirileri. Mahlas kullanarak birden fazla yazı yayımlattığı da kuvvetle muhtemel. Derginin isminin yer aldığı sunuş yazısını da her ay kendisi yazmakta. Bu sebeple ben kendisine dergici diyorum. Ekseriyet üstat, hocam ya da şair dese de ben bu nitelemeleri uygun bulmuyorum. Yazılarının kötü olduğunu düşünmüyorum ama yeteri kadar iyi olmadıkları da muhakkak. Vasat işlerle yerinde sayanları ise zararlılardan daha zararlı saydığımdan yaptıkları işi benimsemem. O da az çok düşündüklerimi bilir ama yine de bana bir tek kötü söz söylediği görülmemiştir. Biz genellikle sustuklarımızla dövüşürüz, bakışlarımızla didişiriz. Yani anlaşamayız. Anlaşamadığımız konuların sonuncusuysa savaş henüz devam ederken çıkarttığı dergide savaş için özel bir dosya hazırlaması ve bu dosyada alelacele karalanmış, özensiz, ciddiyetsiz birçok şiirin yer almasıydı. Kızmıştım. Hazır o da buradayken konuşalım istedim. Kasanın hemen yanında çıkarttığı dergiler duruyordu. Bir tanesini alıp sohbet ettikleri tarafa bir iskemle çekip oturdum. Gözlerimizle merhabalaştık. Dergiyi elime almam ileti meselesini unutturmuş olmalı ki hemen sordu?

Dergimizi okuma fırsatınız oldu mu efendim?

Okudum. Acıkmaktan bahseder gibi susamaktan ya da tatilden; ölenlerden, ölümden bahsediyorsunuz. Oysa ölümden bahsedilemez. Ölüm geldiğinde kelimeleri kursağımıza kapkara bir ziftle yapıştırır. Şimdi siz ölenler için şiir yazdığınızı zannediyorsunuz. Ben burada şiir göremiyorum.

Suçlamayın beni. Biraz rahatladıysam acının daimi darbelerine dayanamayan bedenimin kendinden geçerek savunmaktan vazgeçmesiyledir. Ben çocukların öldüğü bu dünyada bir an olsun rahatlayabiliyorsam bir an olsun hatırımdan çıkarabiliyorsam yaşananları, acımı savunacak kadar hatta acılara kollarımı açacak kadar cesur olmalıyım. Hayatın acılarına şiirle karşı koyabilmeliyim. Bu benim var olma sebebim.

Aleladeliğin yüceliği! Sana hak vermesem de kızamıyorum. En azından vicdanını yoruyorsun. Vicdanını yormayan bir insanlıktan nasıl bir ruh inceliği bekleyebiliriz? Vicdanını yormayan bir insanlıktan yardım kumbaraları çıkıyor ancak. Hani şu lokantalarda, kafelerde kasanın yanında duran yardım kumbaraları. Şimdi beni bu yardım kumbaralarına atılan paraların hakiki bir yardım olduğuna kim inandırabilir? Fakiri bol zengin müşteriler bozuk para taşımayı itibarına gölge düşüreceğinden tercih etmeyecek. E yol ortasında dilenciyle, sakatla, mendil satan çocukla uğraşmaya da kibri müsaade etmez. İşte tam bu noktada yardım kumbaraları devreye giriyor. Zenginlerin itibarı için yardım kumbaraları daha modern bir yöntem, öyle değil mi?

Ruhu yücelerde dolaşanlar için alelade bir prangadır. Bahsettiğin gündelik problemleri dinlediğimde ayağındaki yaraların nedenini anladım!

Beni yine yanıltmadın. Gündelik hayat biz kulların tekâmülü için ibretlik bir sahadır. Aleladenin her hal ve hareketinden dikkate değer çıkarımlarda bulunabilirsin. Yeter ki sen kendi şartlarından taviz verme. Belli ki sen gündelik hayat içerisinde aleladenin düzeninden fayda temin diyorsun. İşte bu fayda ki beni değil asıl seni yaralamış. Bu düzenden sağlayacağın herhangi bir dünyalık yarar seni onlarla aynı kefeye koyacaktır. Hareketlerin, düşüncelerin, eylemlerin aleladeliğe bulanacak ve en önemlisi aleladelik illetinin en mühim belirtisi olan varlığı tekdüzeleştirme senin anlayışını belirleyecek.

Gündelik hayatı algılayış biçimimizde farklılıklar var. Elbette farklılıklar zenginliğimizdir. Saygı duyuyorum.

Ah bu telaşeye bulanmış saygılar ne kadar da sahicilikten uzak. Telaşeli saygı, bir devlet terbiyesi olsa gerek. Hiyerarşinin devamlılığı için, sorgulamadan uzak kalmak için halka verilmiş mecburi bir ders. Farklıklar zenginliktir elbette ama kelimelere artık güvenmiyorum. Senin cümlende ekonomik bir söylem var. Farklılıklardan kazanç devşiren tüccarların diline dolanmış bir cümle artık bu: Farklılıklar zenginliktir. Bu cümleyi şöyle söylersek itirazım olmayacak: “Farkı anlamak zenginliktir.” Bir Alman sözüdür: “Ayırt etmek, benzetmekten daha güçtür.”

Kusur arayan bir tavrın var sanki. Neden insanları kazanmaya çalışmıyorsun? Eksik ya da kusurlu olanın betimlemesini iyi yapıyorsun. Ama bunu ortaya koymanın geleceğimize katkısı ne olacak?

Daha önce de söyledim. Bana dayatılan şartları reddediyorum. Bu reddediş zaten kusurları ortaya çıkartıyor. Ben kusur aramıyorum ortaya koyduğum tavırdan dolayı kusurları daha çabuk ve net görüyorum. İnsanları kazanmaya gelince, benim böyle bir derdim yok. İstikametim doğruysa, tavırlarım devamlıysa ve bunun sonucunda etrafımda az kişi varsa bu benim sorunum olmamalı.  Elbette ki az olmakla övünecek değilim. Ben de kötülüğün çok çabuk yayıldığını iyiliğin ise yolun başında taşlandığını bilenlerdenim. Atılan taşlardan korkmuyorum. İyiliği yaymak için çabam. Ama yayarken dağılmamak önemli olan. Derli toplu bir duruş ortaya koymak. Tavizi lügatten silmek gerekiyor. Ben yaymak için dağılanlardan olmamaya çalışıyorum. Bu bence hayırlı bir inattır.

Aslında seninle aramda bir benzerlik buldum söylediklerini dinlerken. Ben de -doğrusunu, yanlışını bir kenara koyalım- tavırlarımdan dolayı soğuk olmakla itham ediliyorum. Doğrusu bu ithamla karşılaşınca hiçbir şey hissetmiyorum. Bu zamana kadar giriştiğim tüm samimiyet denemelerim başarısızlıkla sonuçlandı. Ve ben saflığımdan bu başarısızlığın sorumluluğunu yüklendim.

Başarının hazzını herkes yaşar, bu kolayı. Başarısızlığı bir bayrak gibi taşımak onurunu herkes gösteremez. Senin bu atılımın takdire layıktır. Samimiyetten ayrılmak olmaz. Samimiyet kalbimizin testidir. Kalbimizin yara almadığını ancak samimiyetle ispat edebiliriz.

İnsanları ikna edebileceğime dair inancımı yitirmedim. Senle söyleştiğimiz tüm bu zaman da inancımı perçinliyor. Bana kuvvet veriyor.

Doğrusu tebliğ dışında bir yol benimsemiş değilim. İkna etmek her babayiğidin harcı değildir. Bir insanla anlaşmanın verdiği keyfi yaşamak isterim.  Ancak bu çoğu zaman mümkün olmuyor. İnsanları ikna edebileceğine dair inancını yitirmeni istemem. Zaten düşüncelerinde sağlam olanlar her çabasından daha güçlü çıkacaktır. Bu konuda yürekliysen, ikna etmek konusunda iyi bir teste tabi tutulmayı göze alıyorsan birçok hazır teste sahibim.

Hiçbir şeyin cevapsız kalmasını istemem. Zaten bu yüzden konuşuyoruz.

Öyleyse çetin bir test geliyor. Dün bir mahalle kahvesindeydim. Bir işçiyle tanıştım. 19 senedir çalıştığı işyerinden çıkarılmış. Asgari ücretle çalışıyormuş. Patronu uzaktan akrabası. Ama bu akbaba akrabalardan biriymiş ki tazminatının yarısını yaptığı bir tezgâhla bu adamdan koparmış. Bizim işçinin aldığı tazminat anca borcuna yetmiş. İşsizlik maaşı da bir ay sonra kesileceğinden acil iş bulması gerekiyormuş. Şimdi bu adam haberlerde Rusya’nın Avrupa Birliği ülkeleriyle olan mesafesinden dolayı Türkiye’den tavuk eti ithal edeceği haberine sevindi. Beklenti oymuş ki geçen yıla göre Rusya’ya yapacağımız tavuk ithali iki katına çıkacakmış. Bunu duyan işçi: “İyi oldu ülkeye para girecek.” dedi. Ben de bu işten sadece tavuk üreten firmaların kazançlı çıkacağını ithalattan dolayı da tavuk fiyatlarının artacağını zaten kırmızı eti kurbandan kurbana gören insanların tavuk etini de alamaz hale geleceğini söyledim. Ben böyle söyleyince gözünü ekrandan ayırmadan cevabını verdi: “Siz bu ülkede güzel şeyler olsun istemiyorsunuz.” Ben sustum, cevap vermedim. Benim sustuğum yerden devam etmeye cesaretin var mı?

Senin sustuğun yerden devam etmek benim göze alabileceğim bir savaş değil. Ben savaş sonrasının duygusallığını savaş öncesinde yaşayanlardanım. Yine de şunu söyleyebilirim. Halkı aldatan her türlü asgari girişimin karşısındayım. Kırmızı et ve tavuk eti yemeden de doyabildiğimden Rusya’yla olan ticaretimiz benim için bir şey ifade etmiyor. Bu durumu fazlasıyla önemseyen birini ikna etmeye çabalamak yersiz bir uğraş olur.

Doğrusu senin gibi düşünen, yaşayan insanları kıskanıyorum bazen. Bu zamana kadar herhangi bir konuya kayıtsız kalamadım. Sözgelimi on değil de dokuz bilezik alındığı için düğüne bir ay kala nişanı atan ve o günden sonra da on bilezikli bir talibi olmadığından hiç evlenmeyen kadının hikayesi aklımı günlerce meşgul etti. Ya da yeğeninin kırdığı bir biblo yüzünden biblo takımını yenilemesi için kayınvalidesiyle kavga eden gelinin hikâyesi beni afallattı. İshakpaşa Camii’nin avlusunda tanıştığım bir şizofrenin, yiyeceği ekmeği uzun bir süre hayranlıkla seyrettiğini görünce yüreğim sızladı. Günlerce onu düşündüm, onu anlattım… Böyle onlarca örnek anlatabilirim. Hepsini dert ediniyorum, merak ediyorum. Sense insanın bu dünyada dengeli yaşamasının yolunu bulmuşsun. Geçiştiriyorsun. Şiirde de yaptığın bu. Hayatın acılarına şiirle karşı koyduğunu zannediyorsun. Hayır, sen yazdığın şiirlerle acıları geçiştiriyorsun.

Geçiştirmekle suçluyorsun beni. Peki efendim. O halde geçiniz bunları!

Geçelim efendim geçelim. Ben gidiyorum. Ben gittikten sonra camın buğusuna ismini yaz. Bu sana iyi gelir. Çünkü ismini görmekten büyük keyif alıyorsun. Ama dikkat et dışarıdan okunabilmesi için ters yazman lazım. Gerçi senin düzgün bir işini görmedik ama ikaz edeyim yine de. Sen düzgün yazma. Düzgün yazarsan bu ters diyen ilk kişiyi gördüğünde iki ayağın bir pabuca girer. Sen terslendiğinde yazdığından şüphelenenlerdensin. Kazara düzgün bir şey yazsan onu da fark edemezsin. Aman kendini yorma!

Güle güle efendim, güle güle! On bilezik isteyen nineye selamımı söylemeyi unutma!

Dergiciyle köprüleri atmıştık. Bakışlarımızla, suskunluğumuzla yaptığımız kavga bir savaşa dönüşmüştü. Pişman mıyım? Hayır,değilim.  Pişman olmamam haklı olduğumu iddia etmemle alakalı değil elbet. Haklı olmanın gururunda boğulmaktansa onurlu bir yenilgiyi tercih ederim. Pişman olmamamın sebebi dergicinin yüzleşme sürecini başlatmış olmamdır. Kimi zaman bakışlarımız ve suskunluğumuz maruz kaldığınız muamelenin destekleyicisi oluyorlar. Ben maruz kalmayacağımı ilan ettim. Bakmaya ve susmaya devam edeceğim.

 

 

 

 

 

19 Eylül 2014 Cuma

KAPLICA BİLETİ



cemil aydın


Bir sepetçi binmişti köy dolmuşuna, ama. Teni kükürt kokuyordu. Para yerine bir bilet uzattı şoföre. Şoför aldı bileti 5 lirayı verdi ama sepetçiye. Şaşırdım doğrusu bu işe. Kimdir bu ama sepetçi öğrenmek istedim. Dolmuş son durağa geldiğinde kahyanın koluna girip sordum: Kimdir şu ama adam?

Kahya başladı anlatmaya.

Ben genç delikanlıyım. Bizim sepetçinin yaşı kırk ya da kırk beş. TRT bizim ilçenin göçmenlerinin yaşadığı köylerde belgesel çekmeye karar vermiş. Kimi çekelim, neyi çekelim diye sorunca programcı, muhtarın aklına bizim ama sepetçi gelmiş. Bir ama sepetçi var, demiş. Herkes bıraktı bizim köyde bu işle uğraşmayı ama kör gözüyle hala yapar sepetlerini. Onu çekin derim amma, ilçeden gelen kameramanlara bile yüz vermedi. Ağzı da biraz bozuktur ayıptır söylemesi. Kameramanların ne anası kaldı ne bacısı. Şu da var ki bir kere ilçenin belediye reisi onu ikna etti. Nerden öğrendi bilmem ama onca parayı geri çeviren ama sepetçiyi bizim belediye reisi sekiz on deste kaplıca biletiyle ikna etti. Meğer bizim ama sepetçi kaplıcalara heves edermiş de namerde muhtaç olmayayım diye sesini çıkarmazmış. Zeki adamdır bizim reis. Öğrenmiş işte.Vermiş biletleri ama sepetçiye. Al bu biletleri demiş hem dolmuşta geçer hem kaplıcada. Gider yıkanırsın.  Geçer vücudunun kiri, kaçar saçındaki sakalındaki bitler. Ama sepetçi de o günden beri kaplıcaya ayda bir gider. Sepetlerini koluna takar, içine rahmetli babasının bahçesine ektiği yeşil elmaları doldurur. Garibim çıkıp toplayamadığı için yere düşenleri koyar sepetine . Yarısı ezik büzük elmaların. Ne olursa olsun, elmalar da elma ha! Yumruk büyüklüğünde, alımlı. Bizim ama sepetçinin gözleri kördür amma vicdanı kör değildir bak.  Bereket olsun diye çocuk sesi duydu mu, verir elmalarından bir tanesini. Elmayı alan dua da okusa bela da okusa fark etmez bizim sepetçiye, hiç ses etmez. Malıyla böbürlenenlerden, yaptığı iyiliği başa kakanlardan değil. Allah şahittir yalanım yok.

Bizim Allahlık ama sepetçiye kimse değer vermez ama herkes onu bir şekilde korur kollar. Bizim köylü ama sepetçiyi Allah’ın sınav olsun diye köye yolladığına inanır. İnanır mı bilmiyorum bak yalan olmasın. Ben inanıyorum da herkes inanır zannediyorum. Neyse efendime söyleyeyim bizim sepetçinin bakkaldan bir ihtiyacı mı olur para alınmaz. Bakkal veresiyeye yazar da yazın Alamanya’dan gelen bir herife ödetiverir hesabı sevabına. Eğer aklına bu ama sepetçi beleşten yaşıyor diye bir düşünce geldiyse kov gönder derim; çünkü bizim sepetçi gururludur vesselam. Verdiği parayı almazsan ortalığı bir velveleye verir ki zapt etmek yürek ister. Bu sebeple ondan parayı almamazlık etmez kimse ama aldığını da kar bilmez. Paraları bizim ama sepetçinin bir çeşit kasası olan evindeki naylon sepetine fark ettirmeden koyarlar.  İşte şimdi o naylon sepette paradan çok kaplıca bileti vardır. Bizim sepetçi para diye kaplıca biletini verir durur bakkala, kahveye, camiye. Camiye ya! Her hafta caminin ahşap yardım kutusuna bir kaplıca bileti atmadan geçmişliği yoktur. Allah bereketini versin, ahir ömründe gönlünce yaşatsın inşallah.

Kahyayı soluksuz dinlemiştim. Lafını bitirir bitirmez gözlerim ama sepetçiyi aradı etrafta. Elimi alnıma koyup yokuşa doğru bakındım. Kimseyi benzetemedim ama sepetçiye. Kahya: “Çarşıya git, köylüler çarşının sağ tarafına tezgah kurarlar. Oraya gitmiştir kesin.” dedi. Kahyaya son dolmuşun saatini sorup yokuşu tırmanmaya başladım. Semt pazarının olduğu tarafa doğru diktim gözlerimi. Pazarın ağzında küçük çocuklar topladıkları dutları sepetlere koymuşlar gelene geçene tutuyorlardı.  Sevimli bir kız çocuğu koşturarak geldi yanıma. Sepeti uzatarak: “ İster misin, dalından taze.” dedi.  5 lira verdim. Dutu bitirince sepeti getirir misin amca.” dedi. Sepeti de sat dedim. Olmaz, onu Kemal dede verdi. Allah günah yazar, satmam.” dedi. “Kim ki bu Kemal dede o kadar çekiniyorsun?” Eliyle koluma yapıştı. Beni çarşının kalabalığına sürükledi. Birden kolumu bırakarak kalabalığa karıştı. On saniye geçmedi ki kızın tiz bir sesle bağırışını duydum: “Amcaaaa! Gel, Kemal Dede’yi buldum. “ Sesin geldiği yöne doğru yürüdüm.
Kemal dede; odacıklara ayrılmış pazarın bittiği yerde, yerlere serdikleri hasırların üstünde ekip diktiklerini satan köylülerin içinde yerini almış sessizce oturuyordu. Kemal dedenin tezgahının önüne geldiğimde yanındakiler hemen gözlerini bana dikti. Kemal dedeyi sahipleniyorlardı belli ki. Şüphelerini gidermek için ismiyle seslendim:

-Selamünaleyküm Kemal dede!

Yan tezgâhtakilere baktım. Kemal dedeye yaklaştığımda saç diplerine kadar kalkan kaşları inmiş, yerini merakla büyüyen gözler almıştı. Hepsi bir anda işi gücü bırakıp beni izlemeye koyuldu.
Kemal dede selamımı duyduktan sonra yüzünü sağa doğru çevirip kulağını öne doğru yaklaştırdı. Ördüğü sepetini yanına bıraktı.Birinin tezgahına yaklaştığını anlamış ancak selamımı duymamıştı.

-Selamünaleyküm Kemal dede!

-Ve aleykümselam evladım. Kusura kalma. Hem körüm hem de ağır işitirim. Yaşlıyız be evladım, buna da şükür. Öyle böyle anlaşırız artık. Ne bakmıştın?

Kahyanın, Kemal dedenin ağzının bozuk olduğuna dair söyledikleri aklıma geldi. Kemal dede hırıltılı ve ince sesiyle, öyle kibar konuşmuştu ki şaşırıp kaldım. Bu fikre olan inancımı sarsan Kemal dede vereceğim cevabı daha iyi duyabilmek için dikkat kesilmişti:

-Elmaların çok güzel Kemal dede. Versene üç kilo.

-Tamam evladım. Bekle hemen veriyorum.

Elmaları birer birer poşete koydu. Poşeti sıkıca bağladı ve yan tezgaha doğru elini kaldırdı. Yan tezgâhta duran genç bir kız hemen poşeti alıp tarttı ve bana verdi. Kemal dedenin yanına çöken kız cırtlak sesiyle:

-Üç kilo geldi Kemal dede, üç kilo, üç.

Kemal dede elini iki kez indirip kaldırdı. Kız Kemal dedenin elini öpüp başına koydu. “Allah senden razı olsun Kemal dede, dua et.” dedi.

Bu samimiyet, bu yardımseverlik beni gülümsetti. Kendimi ayrı bir alemde hissettim.

Kemal dede boğazını temizledikten sonra:

-Evladım 5 lira verdin mi yeter.

Elimi cebime attım 10 lirayı ayırıp uzattım Kemal dedeye. Kemal dede parayı aldı. Örme cüzdanının fermuarını açtı ve içinden bir kaplıca biletini alıp uzattı.

-Buyur evladım.

Kemal dedenin uzattığı kaplıca biletini aldım.

-Hayırlı işler Kemal dede. Allah kolaylık versin.

-Sağol evladım. Yolun açık olsun.

Tezgaha sırtımı dönüp geldiğim yöne doğru yürüdüm. Sekiz on adım atmıştım ki arkamdan bir el dokundu sırtıma. Baktım elmaları tartan genç kız. Elindeki 5 lirayı uzattı.

- Bileti ver bunu al abi, Kemal dede tanımaz paraları.

Genç kıza Kemal dedeyi tanıdığımı ve bile isteye alışveriş yaptığımı söyledim. Genç kız kararlı duruşuma inanmış olacak ki ikna oldu. Parayı uzatan eli indi:

-Hakkını helal et abi.


-Helal olsun.

18 Eylül 2014 Perşembe

RASİM ÖZDENÖREN’İN “DÜŞÜNSEL BİR SORUN OLARAK EĞİTİM” YAZISI ODAĞINDA EĞİTİMİN İŞLEVİ VE AMACI ÜZERİNE BİR İNCELEME GİRİŞİMİ



cemil aydın


İnsanlığın varoluşuyla birlikte eğitim süreci de başlamıştır, düşüncesini pek ala ileri sürebiliriz. İlk insan Hz. Adem peygamber olması yönüyle ilahi bir terbiyeyle yetişmiş, dünyadaki yaşama dair tüm ilkel tecrübeleri yaratıcının eğitimiyle edinmiştir.

Özdenören Başlangıçta Tek Başına başlıklı denemesinde İbn-i Abbas’a atfedilen bir rivayeti aktarıyor:

Adem ile Havva aleyhimesselam Cennet’ten çıktıktan sonra iki yüz yıl ağlaştılar. Hiç kavuşmadılar. Kırk sene yemediler, içmediler. Üç yüz yıl gökyüzüne bakmadılar. Cennet’te iken oranın latif havasına alıştıkları için Dünya’nın havasında şekilleri değişti. Sebebini bilemediler. Cebrail aleyhisselam, Hak Teâlâ’nın emriyle gelip Adem aleyhisselamın halini sordu. Perişan olduğunu öğrenip arz etti. Hak Teâlâ Cennet’ten bir çift koyun, keçi, öküz ve deve gönderdi. Bunlardan birini boğazlamasını emretti. Yününden Havva’nın eğirmesini ve Adem aleyhisselamın dokumasını, kendisine hırka, Hazret-i Havva’ya gömlek yapmasını emretti. Adem ve Havva sıcaktan ve soğuktan böylece korunmuş oldu. Bu sefer açlık derdine düştüler. Cebrail aleyhisselam gelip Hz. Adem’e açlığını sordu. O da: “Derimin altında karıncaların yürüdüğünü zannediyorum.” dedi. Cebrail aleyhisselam : “Ona açlık derler.” cevabını verdi. Adem aleyhisselam : “Bundan nasıl kurtulurum?” diye sordu. Cebrail aleyhisselam : “Yakında öğrenirsin.” dedi ve gözden kayboldu. Az sonra, cennetten biri siyah öteki kırmızı iki sığır ile ağaç ve demir getirdi. Adem öküzlerle yeri sürdü ve buğday tanelerini ekti. Buğdaylar başak verince, Cebrail aleyhisselamdan öğrendiği üzere başakları döğdü ve savurdu. Sonra tandır yaptılar. Unu hamur edip tandırda pişirdiler ve böylece karınlarını doyurdular. Adem aleyhisselam ekmeği yiyip doyduktan sonra karnında bir rahatsızlık duydu. Cebrail aleyhisselamdan bunun sebebini sordu, o da: “Buna susuzluk denir.” dedi. Hz. Adem: “Bunun çaresi nedir?” deyince, Cebrail aleyhisselam da : “Yeri kaz, kendi elinle suyu çıkar!” cevabını verdi. Adem aleyhisselam yeri kazdı, suyu içti. Fakat karnında bir rahatsızlık duydu ve gene sordu. Ancak Cebrail aleyhi selam: “Bilmem!” dedi. Allahü Teâlâ bir melek gönderdi, melek elini Adem aleyhisselamın karnının üstüne koydu. Rahatsızlık geçti. O anda kötü bir koku hasıl oldu. Adem aleyhisselam çok üzüldü. Yetmiş yıl ağladı.”

Bu rivayetten anlaşılacağı üzere insan her bakımda öğrenmeye muhtaçtır ve bu öğrenme sürecinde bir yol göstericiye, bir rehbere ihtiyaç duyulmuştur. İlk insan, bir peygamber olması sebebiyle bu rehberliği Cenab-ı Hak bizzat melekleri aracılığıyla üstlenmiştir. Bu insanoğlunun birikiminin de başlangıç noktasını oluşturmuştur. İnsanoğlu tabiatıyla eşref-i mahlûkattır. Akıl nimetiyle üstün tutulmuştur. Ancak akıl nimeti tek başına insanın ihtiyaçlarını gidermesi noktasında yeterli değildir. İnsanın aklını işletebilmesi için bazı prensiplere göre hareket etmesi gerekir. Bu prensipleri edinme noktasında da başkalarının yol göstericiliğine ihtiyaç duyar. En basit örneğiyle en tabi fiziksel ihtiyaçlarımızdan biri olan tuvalet ihtiyacımızı bile belli bir adap üzerine görmenin şeklini anne-baba rehberliğinde öğreniyoruz.  Yemenin, içmenin icra edilme biçimlerini de yine anne-babanın yol göstericiliğiyle öğreniyoruz. İnsan aklı, bu öğretilenleri algılama ve taklit etme noktasında devreye girer. Yoksa insan aklı kendi başına bu hayati bilgileri üretecek bir iş göremez. Özdenören’e göre bu demektir ki : “İnsan aklı yalnızca kendisine verilen bilgiyi kabul etmeye matuftur; yoksa bu bilgiyi icat (veya keşf) etmeye değil."

Giyinmesinde, acıkmasında, susamasında ve def-i hacetini gidermesinde bile acz içinde olan insan demek oluyor ki diğer canlılardan farklı olarak eğitime muhtaç bir halde dünyaya gelmektedir. İnsanoğlu hayvanlar gibi içgüdülerinin yardımıyla hayatını idame ettirememektedir.

Öyleyse eğitim için şunu söyleyebiliriz: “Toplumun ve başka insanların etkisiyle bir insanın kendi davranışlarında değişmeler oluşturması sürecidir.”

Bu tanımda dikkat çekmemiz gereken bazı hususlar var. Birincisi yazının başından beri dikkat çekmeye çalıştığım insanın eğitim sürecinde rehbere ihtiyacı olduğu gerçeğidir. İkinci olarak da şunu söyleyebiliriz ki eğitim, hayatı daha müsait bir şekilde sürdürmek için davranışlarda değişmeyi hedefler. Bu değişimden kasıt bizi eğitimin en yaygın tanımına götürüyor. Eğitim, bireye istendik davranışlar kazandırmaktır. “İstendik davranış” kavramının tek bir karşılığı yoktur elbette. Her toplumun eğitimi farklıdır. Bu sebeple de her toplumun istendik davranışları da doğal olarak farklı olacaktır. Biz istendik davranışlar kavramından ancak şunu anlayabiliriz. Kişinin toplum hayatına uyum sağlamasını kolaylaştıran davranışlar istendik davranışlardır. Şimdi eğitimin amacından bahsederken bir kavram daha tartışma alanımıza girmiş oldu. Bu kavram da toplum. O vakit eğitim-toplum ilişkisinden de bahsetmemiz gerekecek.

Özdenören eğitimi insanların bir arada yaşama zorunluluğu neticesinde ortaya çıkmış bir kurum olarak nitelendiriyor. O halde bu nitelendirmeyi şu tespitle ilerletmek de doğru olacaktır:  Bir arada yaşayan toplumların bir aradalıklarını devam ettirmek için doğal ihtiyaç olarak ortaya çıkan bir kurumdur eğitim kurumu.

Burada şu soru da elbette aklımıza takılıyor: İnsan neyi öğrenmeye ihtiyaç duyar? Özdenören bu sorunun cevabını ararken bizi bir tanıma ulaştırıyor: “ Eğitim, bir arada yaşayan insanların, gerek birbirlerine, gerekse topluma karşı nasıl davranacakları, nasıl bir tutum içinde bulunacakları hakkında kazanacakları alışkanlıkların oluşturduğu kümedir.” Bu demek oluyor ki insan toplum hayatının işleyişine uygun bir kimlik edinebilmek için eğitime ihtiyaç duyar.

Peki, bu ihtiyaca cevap verilmezse yani gerekli eğitim verilmezse ne olur?

O zaman insanlar birbirinden uzaklaşır toplum hayatında bir devamlılık sağlanamazdı. İnsanın insana muhtaç olduğu gerçeği ıskalanır ve insan tabiatına uymayan bir müşkülle yüz üstü bırakılırdı.

Eğitim kavramıyla toplum ilişkisini irdelediğimizde toplum içerisindeki devamlılığı sağlamak açısından eğitimin alanını oluştururken “gelenek” kavramına da değinmeden olmaz. Eğitim toplum hayatına uyumu sağlayan bir kurumsa bu kurumun işleyişi de bir gelenek üzerine inşa edilmelidir. 

Böylece kuşaklar arası irtibat kopmaz ve eğitimde süreklilik sağlanmış olurdu. Değerlendirmemizi bir adım daha öteye taşırsak toplum, kendi kültür medeniyetinin zeminin bu şekilde hazırlamış olurdu.

Özdenören eğitim-gelenek ilişkisini irdelerken bir problemi de gözleri önüne seriyor. “…Aslında eğitime temel bir işlev izafe edeceksek, bu işlevin, toplumun geleneğinin yeni kuşaklara aktarılması olduğunu söylemek yeterli sayılmalıdır. Bu fikir, aynı zamanda, bizatihi eğitim kurumlarının kendi geleneğinin içinde kurulmuş olması gerektiğini de ifade etmelidir. Çünkü geleneğin yeni kuşaklara aktarılması gene ancak kendi geleneği içinde mümkün kılınabilecektir.”

Özdenören’in işaret ettiği nokta bugün kendi eğitim sistemimizdeki problemleri tespit etmede bize önemli bir çıkış noktası belirliyor. Bizim eğitim geleneğimiz var mı? Eğer bir eğitim geleneğimiz varsa bu geleneği aktarmaya çalıştığımız sistem, geleneğimizle ne kadar uyuşuyor?”

Var olan ortamda bu sorunun cevabını vermek elbette güç. Bir eğitim geleneğimiz olduğunu ve bunu uyguladığımızı söylemek saf dillilik olur. Özdenören’in misaliyle en eski üniversitemiz 1933 yılında kurulan İstanbul Üniversitesi’dir. Üniversite reformundan önce görevlerini ifa eden müderrislerin acıklı durumu hepimizin malumu. Birçoğunun çalışmaları yok sayılmış, çok az bir kısmının eserleri günümüze ulaşmıştır. Tarih kitaplarında eğitim kurumlarının bozulma süreci anlatılırken adam kayırmaların arttığı, liyakatsiz kişilerin göreve geldiği, güya eski usullerin tatbik edildiği yazılıp çizilir. Günümüzde İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersi kitaplarını incelediğinizde de kısaca anlattıklarımıza benzer sebeplerle eğitim kurumlarının işlevsiz hale geldiği ve bu kurumların lağvedilmesinin bir zorunluluk ve gereklilik olduğu bilgisine ulaşırsınız. Elbette bu tespit yanlıştır. Bacağımız ağrıdığında çözümü bacağımızı kesmekte bulmuyoruz. Yani bir bozulma söz konusuysa bu bozulmanın sebepleri incelenir ve hatalar pek ala giderilebilirdi. Ancak işin kolayına kaçılarak medreselerin lağvedilmesine karar verildi.

Özdenören Müslümanların tarihinde iki önemli kırılmadan bahsediyor:

Bunlardan ilkinin Asra-ı Saadet’te vuku bulduğunu belirtiyor. İslam’ın ortaya çıkışıyla süregelen Arap geleneği kırılmış, onun yerine Müslümanların tarihiyle başlayan yeni bir gelenek oluşmuştur. Bu geleneğin amacı dünya üzerinde Müslümanca bir hayat düzeni oluşturmaktı.

Diğer kırılmaysa Tanzimat’la başlayan dönemde olmuştur. Bu dönemde Müslümanca bir müdahaleden vazgeçilerek dünyanın mevcut durumlarına uyum sağlamak amaçlanmıştır. Bu sürecin doruk noktası Cumhuriyet döneminde yaşanmış ve bu dönemle beraber Müslümanca müdahaleden vazgeçilerek dünya sisteminin bir parçası olmak hedeflenmiştir.

Özdenören’in Müslümanların tarihindeki iki kırılma nitelendirmesi elbette iddialı bir söylem ve kabaca bir tasnif. Yine de meselenin ana hatlarıyla anlaşılmasında yol gösterici bir tablo.

Bu tablodan çıkartacağımız birçok sonuç var elbette. İslam’ı sindirmiş ve amellerine bu dini aksettirmeye çalışmış bir toplum geleneğini görmezden gelerek dünyaya ayak uydurmak adına dünya sisteminin beklentilerini karşılayacak bir düzeni yerleştirmeye çalıştığınızda çark işlemiyor ve sıkıntılar peyda oluyor. Bu bozuk düzenden eğitim de elbette nasibini alıyor. Özdenören’e göre var olan eğitim sistemiyle artık ülkenin insanları kendine mahsus amaçlara göre insan yetiştirmiyor.  Dünya sisteminin bizden talep ettiği şekilde insanlarımız yetiştiriliyor.

O zaman sorulması gereken sorular şunlar: “Biz nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz? Yetiştirmek istediğimiz insan modeliyle hedeflediğimiz nedir?”

Sorunu doğru tespit etmezsek soruna ürettiğimiz çözümler bizi bir yere taşımayacaktır. Çokça oynadığımız, kurcaladığımız eğitim sistemleri de bizi bir süre değişikliğin cazibesine odaklayıp sorunlarımızı unutmamıza sebep olacak.

Referanslar

1.Rasim ÖZDENÖREN, Düşünsel Duruş, İz Yayıncılık,3.baskı, İstanbul 2009.

8 Haziran 2014 Pazar

AZICIK KARANLIK LÜTFEN



cemil aydın
 

Elektrikler geldiğinde herkes toparlandı. Önce gözler ovuşturuldu. Güzelce gerinildi. Sonra parmaklar boyun, bel kütletildi. Bu sırada televizyonda seyrettiğimiz maç tekrar açıldı.

Keşke elektrikler gelmeseydi, diye atıldı Yasin. Ne güzel konuşuyorduk!

Kısık bir sesle “Evet!” diyebildim. Birbirimizle muhabbet etmeyi özlediğimizi elektriklerin kesilmesiyle anlamamız beni düşündürmüştü. Hislerimiz donmuştu. Neyi hissettiğimizi bilemeyecek kadar yabancıydık kendimize. İlim kendini bilmektir öğüdünün uzağındaydık.

Yahu öykücü, bir dize öğrendin diye alakasız bir yerde bunu kullanmak zorunda mısın, diyorsanız haklısınız derim. Hemen başlıyorum anlatmaya!

Ürettiklerimizin esiri olduk. Ürettiklerimize sahip olamıyoruz, onu kontrol edemiyoruz. Televizyonu icat etmişiz ama biz mi onu kumanda ediyoruz o mu bizi kumanda ediyor belli değil!

Belki binlerce kez yapılan bir muhabbeti tekrar etmiş olmama rağmen konuşmam odadakilerin hoşuna gitmişti. Hak vererek kafalarını salladılar.

“Haklısın.” diyerek konunun üstünü örtmekte üstümüze yok. Onaylamak kolay. Bir düşünsek söylenenlerin üzerinde. Sorular sorsak kendimize. Sorular sorsak birbirimize. Ürettiklerimiz bizi kontrol ediyor mu?

Yahu öykücü, sen amma da şımarık bir şeysin. Elektrik dedin, televizyon dedin şimdi ne anlatıyorsun? İşine gücüne baksana diyorsanız, haklısınız derim. Hemen başlıyorum anlatmaya.

Bak şimdi televizyon açıldı ya, yine maç seyretmeye devam edeceğiz. Oysa elektrikler yokken maç umurumuzda değildi. Şu 22 tane futbolcu, dört hakemin koşturmaları umurumuzda mıydı? Şimdi niye umurumuzda olmak zorunda?

Yasin söylediklerime alındı. Maç seyretmek üzere bizi toplayan oydu. Ben herkes maç izlemek istiyor zannettim, dedi. Onu rahatlatmak ve karanlıkta başlayan muhabbetimizi devam ettirmek için araya girdim:

Yanlış anlama kardeşim, bir şey anlatacağım şu meretle ilgili. Televizyona doğru kayan bakışlar bana döndü. Başladım anlatmaya:

Bundan bir iki hafta önce nişanlımın ailesi ziyaretimize geldi. Bohça getirmeye adettendir bilirsiniz. Neyse misafirleri buyur ettik içeri, tokalaştık, sarıldık. Oturdular. Babam televizyonu kapatmadı tabi. Niye? Beşiktaş’ın maçı var. Beşiktaş’ın maçıyla misafirlerin geleceği saat uyuşuyorsa suç babamın mıydı canım? Suç federasyonundu? Recai’nin dünürleri geliyor Cuma akşamı, bilmiyor musunuz?

Herkes gülüşmeye başladı. Bu arada orta şekerli kahvelerimiz geldi. Yasin kahveyi içmeden ağzının kenarına bir küp şeker kıstırdı. Fırsatı kaçırır mı bizim Serdar? Lafı gediğine koydu tabi:

- “Kardeşim madem kahveyi şekerli içiyorsun, niye orta şekerli istedin?”

-Ne bileyim, ağız alışkanlığı işte.

Ya öykücü kısa kessene bırak çay kahve faslını, diyorsanız haklısınız derim. Hemen başlıyorum anlatmaya.

Babam televizyonu zaten kapatmayan adam, maç günü mü kapatacak? Babam ki bazen namaz kılarken televizyonla haşır neşir oluyor. Babam beş vakit namazını kılar Allah kabul etsin. Allah’ın kabul ettiğinden şüphe ettiğim bir vakit namazı kılıyor ki evlere şenlik.

Haber saati yaklaştığı vakit, akşam ezanı okunuyor ya. Babam kalkar, abdestini alır, gelir televizyonun olduğu oturma odasına. O sırada haberler başlar. Babam alır kumandayı elimden, açar bir güzel sesini haberlerin. Sonra durur namaza. Namaz kılarken haberleri dinler. Bir gün düşündüm. Günahını alıyorum belki adamcağızın, kendini namaza veriyordur. Duymuyordur televizyonun sesini, dedim. Babamı test etmeye karar verdim. Babam namaz kılıyorken çıkan bir haberi ona sordum. Baba meclis bugün birbirine girmiş galiba, biliyor musun?” Evet, evet. İstanbul vekil Ardahanlı vekile Kes sesini demiş, Ardahanlı vekil de altında kalır mı: “Ağzına salıncak kurar sallanırım demiş.” Babam ne söylendiyse harfiyen anlatmıştı. Belki daha önceden biliyordur deyip mevzuyu uzatmadım.

Yasin gülerek atıldı: “ Allah iyiliğini versin len senin! Niye bunları anlattın şimdi? Recai amcayı ne zaman görsem güleceğim gelir. “

Efendim sonra misafirlerimizle muhabbet başladı. Hal hatır soruldu. Havalar konuşuldu. -Allah’tan orta kuşakta yaşıyoruz. Kutuplarda falan yaşasak havalardan konuşulmazdı.365 gün aynı hava. Şu hava muhabbetinden kurtulmak için kutuplara gitmek gerekiyor galiba ama benim otobüse binecek param yok. En iyisi susup havaları dinlemek!- Çaylar geliyordu. Maç kızışmıştı. Babam tabi yerinde duramıyor. Kendisine bir şeyler anlatıldığında sağ gözü misafiri takip ediyor sol gözü televizyona doğru firar ediyordu. Babamda ileride şaşılık olursa bu günden bileceğim zaten. Neyse nişanlım pastaları getirdi. Bana tabağı uzattığında nişanlım babamla televizyonun arasına girmişti. Eee, sevenleri ayırmak olur mu? Babam, af buyurun, küçük abdesti gelmiş çocuklar gibi sallanmaya başladı televizyonu görmek için.

Yahu sen ne biçim öykücüsün. Bir öykü yazacağım diye babanı madara ettin. Utanmıyor musun, derseniz haklısınız derim. Hemen başlıyorum anlatmaya.

Herkes gülüşürken kahvemden bir yudum aldım. Devam ettim.

Zaten nişanlım heyecanlı. Babamın garip hareketleri iyice sıkıntıya soktu kızcağızı. Derken babam Beşiktaş’ın attığı golle ellerini dizlerine vurmaya başladı. Ne yapacağını şaşırmıştı. Gole seviniyor, misafirlere ayıp olmasın diye belli etmemeye çalışıyor, belli etmemeye çalışırken daha çok belli ediyordu. Misafirler de “Gol oldu galiba!” diyerek olanları umursamıyormuş gibi davranıyordu. Nişanlım bu sırada kahveleri servis ediyor. Zar zor köpürttüğü kahveler babamın sessiz (!) gol sevinciyle irkildiği için fincandan taşıp kahve tabağına dökülmüş. Nişanlım yerin dibine girmiş durumda. Gelin olmak kolay değil. Gözler üstünde. Sıra babamın kahvesine geliyor. Üstüne babam kahvesini alırken kahveleri taşırmışsın gelin, demez mi? Nişanlım tepsiyi kafasına vursa hakkıydı valla.

Herkes gülüyordu. Televizyondaki maç bitmiş, maçın bittiğinden kimsenin haberi olmamıştı.

Birbirimizle muhabbet etmek için azıcık karanlığa mı ihtiyacımız var? Ne dersiniz?

Tamam öykücü! Verdin ana fikri, gidebilirsin.

 

4 Nisan 2014 Cuma

KAÇAK


cemil aydın

Kayaların üstüne çıkıp, bacaklarını göğsüne çekti. Ellerini dizlerinin üzerinde buluşturdu. Neyi düşünüyordu?
Benim bir başıma kaldığım zamanlarım çoktu. Bu zamanlarda Allah’la buluşmamı, cehennem ateşini, kabri, üzerime toprak atılışını düşünürüm. Şimdi o da bu düşüncelerle etrafı gözlüyor, hayatının son zamanlarını yaşıyormuşçasına manzarayı içine çekiyor olmalı.
Gitmenin coşkusuna kapılmış, gözlerinin açlığını doyurmaya çalışan biri var karşımda. Başını sürekli sağa sola çevirişinden, gözlerini belertmesinden, derin derin soluk almasından anlıyorum bunu. Belki de ona dair tüm bu söylediklerim gerçeğin dışında bir yerlerde. Yine de insan karşısındakini dinlemeden bir şeylere inanır, inandıklarına kendini ikna edecek dayanaklar bulur ve yeteri kadar haklı olduğunu düşündükten sonra yaklaşır karşısındakine. Ben aklımın bu zeki ve kibirli tavrına, kurguladığı oyununa ayak uydurmaya çalışıyorum. Yanına yaklaşmadan ne düşündüğüne dair hiçbir şey bilmeden tahminler yürütüyorum aklımın sularında. Tüm bu tahminlerin inancımın kıyısına ulaşıyor ve hiçbir nedene gerek duymadan kendi gerçekliğime dahil oluyorlar.
Ne zaman birine yaklaşsam kafamda onun hakkında kurguladığım oyunu prova ediyormuşum gibi hissediyorum. Söylenmesi gerekenleri unuttuğumda, söylenmemesi gerekenleri söylediğimde kurgumun iyi bir uygulayıcısı olmadığım için kendimi zavallı hissediyorum. Ya da karşımdaki beklediğim sözleri söylemediğinde hayal kırıklığına uğruyor,  onun müthiş bir yanılgı içerisinde olduğunu hatırlatıyor ve olması gerekene, kafamdakine, dair tavsiyelerde bulunuyorum. Kime gitsem kendimle çarpışıyorum.
Şimdi gözünü ufka dikmiş sevdiğimin yanına gitsem aynı şeyler olacak. Ben yine kendimle konuşacağım. Kendimi ikna edeceğim saatlerce. Yanlış düşünüyorsun diyeceğim. Kendi doğrularımın taşlarıyla yükselttiğim surlarımda muhafaza edeceğim onu. Güçlülüğümü göstereceğim. O kendini avutamamanın hüznüyle ağlayacak doğrularımın surlarına çarpa çarpa; bense onun ağlamalarıyla kendi surlarımdan düşeceğim. İntiharıma sebep olacağım kendimin.
Galiba vazgeçeceğim.
İnsanların hangi eksiğini doldurmayı becerebildim ki bu zamana kadar. Zar zor sevebildiği birine bile yardımı dokunamayacak birinin ne önerisi olabilir ki hayatı sevebilmek adına? Kendinden çıkıp kendine giden bir yola revan olan birinin ördüğü boşluklarda kim teselli bulabilir? Zamanı heveslerinin ipiyle yakalayan birinin hayatına sahip olduğunu kim söyleyebilir?
Hiçbir cevabım yok beni ayakta tutacak. Vazgeçiyorum.
Kendime dalıp gidiyorum.

27 Ocak 2014 Pazartesi

YAMALI MANTO

 
cemil aydın
 
Çilek tarlalarından verim alamamıştım. Yağmur çok zamansız ve şiddetli yağmıştı. Çileklere bağladığım borçlar şimdi daha da kabaracak kimsenin yüzüne bakacak halim kalmayacaktı.
Böyle olmasında suç kimindi?
Borç almak bir suç muydu? Değildi elbet. İki çocuğum okula gidiyordu. Kurban bayramında karıma manto alacaktım. Karımın yama yaparak idare ettiği elbiselerin artık yama yapılır tarafı kalmamıştı. Karıma elbiselerin kusurunu örtecek bir manto almalıydım ki gittiği yerlerde küçük düşmesin. Eğer almazsam kimseye misafirliğe gitmeyecekti. Gülşen, eskimiş elbiselerini saklamak için mantosunu çıkaramamaktan usanmıştı. Fazla oturunca evin hanımı fırsatını bulup: “Gülşen, çıkartsana mantonu.” diyor o da ne yapacağını şaşırıyordu. Son misafirliğimizde : “Yahu siz geliyorsunuz diye cayır cayır yakıyoruz sobayı, Gülşen hala mantoyla oturuyor.” denilince karım verecek cevabı olmadığından alelacele bir şeyler uydurup toparlandı. Pancar gibi kızaran yüzünü benden kaçıran karım, bana olan hiddetini gizleyemiyordu. Yüzü gülsün diye aldığım manto onu daha çok üzmüştü.
Olanların sorumlusu ben miydim?
Baharda çilekleri yağmur çürüttü, yazın fındıkları hastalık vurdu, dağdaki kestaneleri domuzlar yedi. Buğday desen para kazanmak için değil toprak boş kalmasın, el aleme rezil olmayalım diye ekiyoruz. Getirdiğinden çok götürdüğü var meretin. Aklıma geldikçe yoruluyorum. Zaten ne yormuyor ki insanı parasızken. Fakirlik çekilir çekilmesine ama sefalet bitiriyor adamı. İnsanlıktan çıkartıyor. Para kazanmanın bir yolunu bulmalı. Para kazanmanın bir yolunu bulmalı…
Para kazanmanın bir yolunu bulup dağdan kaçak odun getirdiğim zamanları hatırladım. Parasızlıktan kıvrandığımız zamanlar yine. Remzi ağabeyle oturuyoruz kahvede. Ağabey hapisten yeni çıkmış. Mısırların arasına keneviri ekip yakayı ele verince… Neyse ki çabuk çıkmış, kaldığı yerden para kazanmanın yollarını düşünmeye başlamıştı. Ne kadar parasızlık çekse de dişini sıkmış bir hal çaresine bakıp traktörü satmamıştı, ağaç desen ormanda yürümeye yer yoktu. “Bir kesi motor az biraz da benzin almaya parayı denkleştirdik mi? Tamam len Hüseyin. Oldu bu iş len he?”
Olmuştu. Son tavşankanı da geldi. Kahveci Zihni ocağı kapattı. Okumak istemeden gazetenin sayfalarını çevirdim. Çayı bitirip kalktım. Sabahtan işe koyulmak lazımdı.
Eve girdim. Işıklar yanmıyor. Soba sönmüş olmalı, ev buz gibi. Oda dağınık. Üşümemek için sarındığımız battaniyeler hala birinin sırtını sarıyormuş gibi dikilmişti. İçinde kimsenin olmadığından emin olmama rağmen battaniyenin dikilmiş tarafını bastırdım. Battaniyenin hemen yanında Gülşen’in yamalı mantosu… Koltuğa bitişik duran sehpada büzüşmüş peçeteler, kirli bir çay bardağı duruyor. Konuşacak bir şey kalmayınca insan lal kesilir de eşya dile gelirmiş. Şimdi şurada Gülşen otursa, üzgün bir yüzle beni karşılasa, hatrını sorsam yarım yamalak cevap verse, Remzi ağabeyle konuştuklarımı anlatsam, ne halin varsa gör dese; şu bıraktığı yamalı manto, büzüşmüş peçeteler ve kirli çay bardağından daha iyi anlatır mıydı halini?
Çıt çıkmıyordu. Bugün köpekler de başka sokaklarda koşturuyor olmalı ki bitmek bilmeyen ulumaları duyulmuyor. Perdelere balkonun hizasında biten sokak lambasının ışığı vuruyor. Odanın kapısı hafif aralık. Üşüyorum ve üşümemin sebebi aralık duran kapıymış gibi gözümü dikiyorum kapıya. Sanki kapansa odaya bir sıcaklık yayılacak. Kafamdaki bulanıklık dağılacak, kendimi derin bir uykuya bırakacaktım. Ama kapı aralıktı. Bir ara dedem girdi içeri. Ölüler evi ziyaret eder, derdi rahmetli ananem. Aklımdan çıkmıyor. Dedem de ziyarete gelmişti. Başında kahverengi takkesi. Geniş alnı yine parlıyor. Sonra parlaklık gittikçe artıyor. Sokak lambalarının ışığına karışıyor dedem.
Çuvalcı Dede girdi içeri. Sırtımı karanlığın yuttuğu bahçeye açılan pencereye dönmeye korktuğumu belli edince, ailenin maskarası olmuştum. Çuvalcı Dede’nin bir gün beni çuvalına atıp köyün tepesindeki mezarlıkta etimi kemiğimden sıyıracağını hayal ediyordum. Çuvalcı Dede de nerden aklıma geldiyse. Rüyamda dedemle Çuvalcı Dede’nin yüzlerini hemen hemen aynı görürdüm. Bazı günlerin sabahında korkulu rüyalarımın etkisiyle dedemin yüzüne bakmaya çekinir, beni ısırmaya çalışarak sevmeye kalkıştığında nazlanır, içten içe öfke duyardım ona karşı. Şimdi aynı öfkeyi Çuvalcı Dede’ye duyuyorum. Neden bu kadar çok dedeme benziyorsun?
Kapı biraz daha aralandı. Deli Asiye ve Deli Fadime girdi içeri. Biraz yaşlanmışlardı sanki. Mahallemizin kardeş delileri. Delilerden çok korkardım. Hangisiydi bilmem, bir gün salyalarını tülbendinin kenarıyla silerken gözlerini bana dikmişti. Atkuyruğu saçları tülbendinin arkasından gözüküyor, bol eteği yolları süpürüyordu. Arkasından yavaşça yürüyordum. Korkmama rağmen içimde onu takip etmek için tuhaf bir istek duyuyordum. Merakla onu takip ederken yolun karşısında birkaç çocuğun ona küfür etmesine sinirlenen kadın, lastiğini büzerek eteğine tutturduğu ekmek bıçağını çıkarttı. Bana doğru gelmeye başladı. Hızla kaçmıştım. Hemen ara sokaklara girerek gözden kaybolmuştum. Aradan bir saat geçmeden geri döndüğümde ekmek bıçağını evimizin avlusuna açılan ağaç kapıya saplı bulmuştum. Uzun süre sokağa çıkamamıştım. Deli Asiye ve Deli Fadime balkon kapısına doğru yürüdüler. Bıçak hangisinin eteğinde?
Kapı biraz daha aralandı. Gülşen ağır adımlarla girdi odaya. Üç beş saniye sonra kapının solundaki dolabın üstünde duran cam kâseye düşen anahtarın sesi duyuldu. Belli ki kızgın ve yorgundu. Oturma odasının karanlığına terk ettiğim yamalı mantosu kederini artırmış, dayanma gücünü yitirmişti artık.
Gülşen odadan çıktı. Az sonra mutfağın gıcırtılı kapısı meşhur gürültüsüyle açıldı. Kapı sertçe duvara çarptı. Kapıları sertçe açtığım için bana kızardı her vakit. Kapı kolunun çarptığı yerin sıvasını iyice dökmüşüm. Yere düşen harcı süpürüp itinayla küçük bir poşete koyuyormuş. Bir gün tuzu ararken fark ettim. Sırrı ortaya çıkınca daha da rahatlayan Gülşen, aldırmaz bir tavırla ben evdeyken gelen komşularına beni kötüler, kapı kolunun çarpa çarpa eskittiği duvarı onlara gösterir, dökülen harcı biriktirdiği poşeti açarak bir güzel güldürürdü hepsini.
Acaba şimdi yine poşeti özenle sakladığı yerden çıkarıp dökülen harçları mı topluyor? Biri hıçkırıyor mu? Gülşen, ağlıyor musun?
 

27 Kasım 2013 Çarşamba

AŞKTAN GEÇEN YOLUN ÖYKÜSÜ



cemil aydın


Şehir git gide ufalıyordu.

Uludağ’ın etekleri lodosla uçuşuyor,bir o yana bir bu yana sallanıyorduk kesik kesik öksüren arabamızda.Çam ağaçlarının,meşe ağaçlarının,kestane ağaçlarının iç içe girdiği bir ormanın içinde uzayan bir yola uzattık düşlerimizi.Sahibinden satılık başıboş tarlalarda biten ısırganlar,karamuklar;bu sıkı fıkı otların arasında gezineceğini düşündüğüm yılanlar,kertenkeleler yollara dökülüyordu.Yılanı görmüştü Nihan,çığlığı basmıştı.Silkinip ona döndüm.İşaret parmağını göğsüne bitiştirmiş,sırtınıysa benim göğsüme. “Bak,orada.” dedi.Omzunu ovaladım.Gülümsedim. O da gülümsedi.Biraz daha bıraktı kendini bana.”En basitinden en karmaşığına kadar tüm korkuları yok eden gülümsemeni seviyorum,buna ömrüm boyunca  muhtacım.” Daha sıkı sardım onu.Ellerim onun ömrünün tamamına dokunmak ister gibi tüm vücudunda geziniyor,zamanın durağan olmadığını ispat edercesine bedeninin tüm kıvrımlarına sığınıyordum.
Zaman derinleşiyordu.
 Ben hiç bitmeyecekmiş zannettiğim,ömrüm boyunca unutamayacağımı düşündüğüm bir ana gömülüyordum.Geçmişte yaşadığım iyi kötü her şey,içinde bulunduğum ana üşüşüyor,tüm uysallığıyla diz kırıp bu anla bütünleşiyordu. An bir ırmak gibi kıpırtısız akıyordu bedenimde. Gelecek şekilsiz bir denizdi.Mutluydum ve bu yüzden susuyordum.
 Yol git gide daralıyordu.
Çakıl taşlarına boğulmuş yolların yanında artık kerpiç evler vardı.Damı ve evi ayırt edilemeyecek kadar sade bir evi arkada bıraktıktan sonra,bir çeşme karşıladı bizi.”Duralım mı,dağ suyu içelim gelmişken.” Ellerimi ömrünün tamamına dokunamadan çektim.Arabadan indik.Taksi şoförü sigarasını yaktı.Birkaç çocuk taksinin başına üşüştü. İki elinin arasında seyrediyorlardı taksiyi.Ben de küçükken yumruk yaptığım ellerimi gözüme dayar,parmaklarımla avcumuna arasındaki boşluktan ağaçları ve gökyüzünü seyreder,büyüyünce avlayacağım kuşların yuvalarını gözlerdim.Çocuklar gökyüzünü seyrediyorlar mı hala? Bilmiyordum ve bunu öğrenmeye takatim yoktu.
Nihan çeşmenin başında bekliyordu.Çeşme nezle olmuş,hapşırır gibi akıtıyordu suyunu.Köyün  genç kızları ;plastik mavi bidonları,çinko kazanları,teneke ibrikleri ince parmaklarına sıkıştırmış bekliyorlardı çeşmenin başında.Sıranın en önünde bulunan nergisli yazması başının yarısına kadar açılmış,güllü eteğinin altından kiraz işlemeli yün çorabı gözüken kızıl saçlı kıza hafif bir sesle: “Su içebilir miyiz?” dedim.Birkaç saniye beni süzdükten sonra ibriğini çeşmenin kenarına kaydırdı,ani bir hareketle sırtını döndü. Müsade etmişti. Nihan ürkekliğini bana bırakarak çeşmeye yaklaştı. Ağzını musluğa yaklaştırdı.İlk başta suyu içemedi. Çeşme sertçe hapşırdı Nihan’ın yüzüne.Avucuna beklediği sular yüzünden süzüldükten sonra düştü avucuna.Su kendisini temizliyordu Nihan’ın yüzünde.Suyun berraklığıyla Nihan’ın berraklığını ayırt edemiyordum.Nihan bir göl sakinliğiyle tekrar musluğa yaklaştı. Avucuna suyu doldurup geri çekildi. Çeşmeden ayrılmasıyla kızıl saçlının ibriğini kapması bir oldu.Az önce fark edemediğim altınları bileklerine döküldü.Sırada fısıldaşmalar arttı,gülüşmeler başladı.Arabaya yöneldiğimizi gören taksici sigarasını söndürdü.Çeşme başında bekleyen kızlar gözlerinin ucuyla bizi seyrediyor olmalıydılar.
Yol bir yere varamamanın tedirginliğiyle uzuyordu.
Ben yolun darlığından ve uzunluğundan soyutlanmış bir alemdeydim. Tüm istikametlerin odağında Nihan vardı. Nihan bu alemin merkeziydi. Bu alemden çıkıp hayata döndüğümde trafik çizgilerinde,kirlenmiş camlarda Nihan’ı görüyor, iğde kokularında Nihan’ın kokusunu buluyordum.
Aylak bulutlar bir araya gelmiş,yüklerini boşaltıyorlardı.Yağmur başlamıştı.Yağmur yağdığında Nihan’ın çimen yeşili gözleri daha bir parladı. Nihan, o yeşil cenneti kapatmış,daldığı alemin esrikliğiyle dudaklarını kıpırdatıyordu. Manzara değişiyor,hava değişiyor,sözler değişiyor,biz değişiyorduk. Baki kalan Nihan’ın güzelliğiydi. Onun güzelliğine yol oluyordu şiirler,öyküler. O güzelliği çokça görmek için uzuyordu şiirler,o güzelliği çokça görmek için uzuyordu öyküler.
Yolun sonu görünüyordu.
Taksici bir an önce bu dağ başından kurtulmak için hızlanıyordu. Görüntüler bir korku filminin fragmanı gibi hızlıca gürültüyle geçiyordu. Yağ tenekelerine dikilmiş menekşeler, ay çiçekleri, şemsiyeler, yol çizgileri, su damlaları,acı bir fren sesi, Nihan’ın savrulan saçları,taksicinin yüzünü kapatan elleri,uçurum,ısırganlar, kızıl saçlı kız,çeşme, yağmur,şiirler…
Yol bitmişti.
Öykü bitmişti.Şiir bitmişti.
Yağmurlu bir günde
En güzel şiir olacak ölümün
Okuyamayacağım sevgilim.