Oktay Akbal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oktay Akbal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Eylül 2013 Pazartesi

MAZİDEN BİR SABAH


 cemil aydın


                                            Oktay Akbal’a

Maziden bir sabah oluyorum
Gözlerinin ucunda
Maviye bezenmiş düşleri alıyorum üstüme
Boğaz’da güneşin doğuşunu
Suların parıldamasına karışıyorum
Eriyorum manzarada

Balkonundan sarkıyorum kadının
Alıyorum elinden nazar boncuğunu
Takıyorum göğsüne boğazın
Seyrediyorum

Güneşle doğuyorum.

28 Ağustos 2013 Çarşamba

OKURU YAZARDAN UZAKLAŞTIRAN BİR YAZI TÜRÜ: GÜNLÜK


cemil aydın


“Kim günce tutar? İşi gücü az insan. Kısacası aylak adamın işidir günce tutmak! Düşünüyorum günce yazarlarını. Başta Gide…Edebiyattan başka işi var mıydı? Para kazanmak, çoluk çocuğunu geçindirmek derdini bilmezdi hiç. Elli yıl günce yazmış! Yazar tabi!”

Günlük hayatın onu zincirleyen uğraşlarından sıyrılamadığından düzenli olarak günlük tutamayan Oktay Akbal kendisini temize çıkarırken özendiği,düşlediği aylaklığı yaşayan Andre Gide’in elli yıl günlük yazmasını belki de kıskanıyor.

Akbal, aylaklık yapabildiği müddetçe yazdığı Anılarda Görmek’te toplanan günlüklerinde Kurban Bayramı ve orduyla alakalı hayretle okuduğum bazı notlar almış.

23 Mart 1967 günü yazdığı Bayram İçin başlıklı günlüğünde Akbal şunları diyor: “Kurban bayramlarını dört günlük bir dinlenme saydım hep. Bayram sayamadım bir türlü. Kanlı bayram olur mu hiç? Bir yandan koyunlar kesilsin sokaklarda,bahçelerde,kapı önlerinde.Bir yanda insanlar sevinç,mutluluk duysun! Buna bayram dememeli,başka bir ad vermeli!..”

Çocukluğunda hatırladığı tek Kurban bayramında koçu kesmeye gelen mahalle kasabını taşa tuttuğunu söyleyen Akbal, yazdıklarıyla keşke bu günlüğü okumasaydım dedirtmişti.

6 Ağustos 1969 günü yazdığı Sabah Gerçekleri başlıklı günlüğünde Akbal şunları diyor: “ İşte ilk kez işçilerle polis çatışmış. Altmış dört polis on dört işçi yaralanmış. Önce öğrenciler,şimdi işçiler! Birkaç gündür polislerle işçiler karşı karşıya duruyorlardı, dostluk ediyorlardı. Buyruk gelmiş yukardan “Fabrika boşaltılacak” diye. Boşaltamamışlar. Gene ordu yetişmiş iki yanın imdadına. Hep ordu. Ordu olmasa ne yapardık bilmem.”

Türk Demir Döküm fabrikasını işgal eden işçilerle polis arasında yaşanan çatışmaya müdahale eden ordu zırhlı araçlarla fabrikayı kuşatmış ve fabrikanın tahliye olmasına sebep olmuş. (http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/Arsiv/1969/08/06) adresinden ulaştığım bu bilgileri okurken gözüme haberin bulunduğu sayfadaki bir fotoğraf ilişti. İşçileri yatıştırmaya gelen albayın elini,işçilerden birinin öptüğü sırada çekilmiş bir fotoğraf bu. Akbal da günlüğünde yazdıklarıyla albayın elini öpmüş sayıldığından,keşke bu günlüğü okumasaydım dedirtmişti.

Bazen yazarlar kendilerinden beklemediğiniz bir sığlıkla düşünebilir. Evet yazarlar da bir insan. Onlar sadece bizi büyüleyen hikayelerini ve romanlarını yazmakla meşgul değiller. Onlar da günlük siyasetten çekip alamıyorlar kendilerini. Onlar da bazen kinine teslim olup anlam veremediğimiz bir şekilde öfkelenip zehir saçabiliyorlar etrafa.

Kitabı okurken yukarıda örneklediğim ve yazıma dahil etmediğim bazı yerlerde keşke bu günlüğü okumasaydım demiştim.Ancak bu ideolojik saplantılardan kurtulup yazarı ve eseri olduğu gibi kabul etmeliyiz. Bu kabulün zihnimize yerleşmesi için yazarların günlüklerini mutlaka okumalıyız.

Okurun yazarla yüzleşmesini sağlayan bir yazı türüdür günlük.


27 Ağustos 2013 Salı

OKURU YAZARA YAKLAŞTIRAN BİR YAZI TÜRÜ: GÜNLÜK


cemil aydın


Günlük, yazarın hayatına açılan kapılardır. Bu kapıdan geçtiğinizde yazarın tüm eserlerini bambaşka bir bakışla kuşatmış olursunuz. Bu kapıdan geçtiğinizde hiç bilmediğiniz hakikatlerle karşılaşırsınız. Okuduğunuz hikâyede sizi büyüleyen kahramanın gerçekte yazarına dayanılmaz ızdıraplar verdiğini yazarın günlüğünü okuyarak fark edebilirsiniz. Yazarın günlüğünü okuyarak onun beğeniyle okuduğunuz kitabını bastırmak için türlü sıkıntılar çektiğini öğrenebilirsiniz. Bunları bilmeden de bir eser okunup anlaşılamaz mı? Elbette anlaşılır. Ancak sadece yazarın size anlattığı-siz anlattığını uydurdu diye anlayın- bir dünyada çeşitli heyecanlara kapılırsınız ve “Bu yazıda kendimi buldum.” “Kitabı o kadar büyüleyiciydi ki bir solukta okudum.” yorumlarından öteye geçiremeyeceğiniz kazanımlarınızla! yolunuza devam edersiniz. Ancak okuduğuyla yetinmeyen, yazarın sorduğu sorulara sebep olan zamanın toplumsal gerçeklerini bilmek isteyen, yazarın derdiyle dertlenen, yazara etki eden siyasi, toplumsal olayları ya da kişileri araştıran, yazarın yaratma sürecine geç de olsa eşlik etmek isteyen okuyucu için günlükler paha biçilmezdir.

Ben de birçok kitabını okuduğum( Batık Bir Gemi, Berber Aynası, Bizans Definesi, Düş Ekmeği, Ey Gece Kapını Üstüme Kapat, Garipler Sokağı, Hücrede Karmen, İlkyaz Devrimi, İnsan Bir Ormandır, İstinye Suları, Lunapark, Suçumuz İnsan Olmak, Tarzan Öldü, Yalnızlık Bana Yasak, Hiroşimalar Olmasın, Konumuz Edebiyat) , yazma sürecime büyük etkisi olduğunu düşündüğüm Oktay Akbal’ın Anılarda Görmek ismiyle toparlanan 1967,1968 ve 1969 yıllarını kapsayan günlüklerini okudum.

Okuduğum bu günlüklerde beni sevindiren,üzen,şaşırtan pek çok ayrıntıya rastladım.

Örneğin severek okuduğum Garipler Sokağı 1967 yılında ikinci kez basılmış. Akbal günlüğünde on yedi yıl aradan sonra tekrar basılan kitabıyla ilgili düşüncelerini dile getiriyor. Yaşadığı sokağı, tanıdığı insanları, düşlediği serüvenleri yepyeni okurları karşılayacağı için heyecanlı. Akbal bu romanda anlattığı kahramanların çoğunun yaşadığını söylüyor. Roman radyo oyunu olarak yayınlandığından yazar geçmişe dönüyor, müsvedde defterlerini inceliyor. İkinci baskıda kitabın dilini düzelttiğini söylüyor. Ve ikinci baskının bu kadar geç olmasına üzülüyor. “Türk yazarının alınyazısı böyle.” diyor.

9 Şubat 1968’de Konumuz Edebiyat’ın bir ay sonra çıkacağını müjdeliyor. Kitaba dair düşüncelerini dile getiriyor: “ Edebiyat ve ben… Kitap halinde bu yazıları bir daha okuyunca sevindim. Bakalım okurlar sevecek mi? Ben sevdim ya önemli olan bu. Benim gibi seven okurlar da çıkar elbet.” Akbal’ın kitabı sevenlerin çıkacağına dair inancının, 2013’te Kırıntı Edebiyat ve Düşünce sayfasında yayınladığım “Sabahsız Akşamsız Yere Selamlar” (http://kirintiedebiyat.blogspot.com/2013/07/sabahsiz-aksamsiz-yere-selamlar.html) yazısıyla karşılığını 45 sene sonra vermem sizce de çok manidar değil mi?


9 Temmuz 2013 Salı

SABAHSIZ AKŞAMSIZ YERE SELAMLAR


cemil aydın


Kelebeğin Rüyası adlı filmiyle iki şairi tanıdı yeni jenerasyon: Muzaffer Tayyip ve Rüştü Onur. Hayatlarının baharında bu dünyadan çekip giden iki yitik şairdi onlar. Unutulup giden bu şairleri yine bir şair hatırlattı bizlere:Yılmaz Erdoğan.

Yılmaz Erdoğan'ın şairlerin ölümünden yaklaşık 70 yıl sonra gösterdiği bu vefayı zamanın edebiyatçıları göstermiş miydi? Filmi seyrettikten sonra aklıma bu soru takılmıştı. Geçen hafta aklıma takılan bu soruya bir cevap bulabildim.

Oktay Akbal'ın Konumuz Edebiyat adlı kitabını okudum. Kitapta Akbal'ın çeşitli kavramlar,yazarlar,şairler, kitaplar üzerine yazdığı denemeler bulunmakta. Kitabın ortalarında "Bir Muzaffer Tayyip Vardı" başlığını görünce heyecanlandım.

Önce bütün şairlere selam
Sonra şunu söylemek isterim
Ölüm hiç de güzel değil
Ne sabah var ne akşam

İşte bu dörtlükle başlıyordu yazı. Muzaffer Tayyip'in dizelerini görünce Oktay Akbal'ı sevmekle, onun iyi bir yazar olduğunu düşünmekte ne kadar haklı olduğumu bir kez daha gördüm. Akbal, genç yaşta hayata veda eden şairleri unutmamış ve onları yad eden bir yazı kaleme almıştı. Akbal onlar için şöyle diyordu: "Muzaffer Tayyip ile Rüştü Onur şiirimizin iki yitiği. Yaşasalardı günümüz şairleri arasında baş yerleri alacaklardı."
Muzaffer Tayyip ve Rüştü Onur'un şiirlerine baktığımızda Akbal'a katılmamak elde değil. İkisi de devasız bir hastalığa,vereme, yakalanmışlar ve bu illet sebebiyle hayata gözlerini yummuşlardır. -Yaşasalardı kim bilir daha nice güzel şiirler okuyacaktık.-

Şiire getirdiği yenilikle Türk şiir anlayışını yerle bir eden, şairlerimizin de şiir ve yazılarını heyecanla takip ettikleri Orhan Veli bakın neler demiş Muzaffer Tayyip için: "Muzaffer Tayyip'in insan sesini duymak istiyorsanız Şimdilik adlı kitabını okuyun. Şiirimizin nasıl bir istidat kaydettiğini asıl o zaman anlayacaksınız."

Muzaffer Tayyip bu yazıyı kaleme aldığım 3 Temmuz 1946 günü öldü. Şimdi sabahsız akşamsız bir yerde belki de yoldaşı Rüştü Onur'la birlikte.

Yad ediyoruz. Elden başka ne gelir ki!