20 Şubat 2015 Cuma

BİR DELİNİN İŞİ GÜCÜ




cemil aydın


balıkçıları günaydınsız bırakmam
kalemime sarılır gibi sarılırım denize
seher vakti öperim martıları kanadından

şiirler mırıldanırım lodosa karışır
sokaklara karışırım doludizgin
dilencilere sitem ederim

mezarlıklara karanfil yetiştiririm
servilerin dertlerini dinler
anlatırım mahalle kahvelerinde

Tanrı’yı arar dururum
her doğan çocukta beklerim onu
bilsem de gelmeyeceğini

dullara sevdiririm kendimi, bilmeden
bir putun suçsuzluğunu taşırım
dilemeden tapılmanın günahını.

bir kız seviyorum sır saklamam
ölüler şehirden kovulmadan
çağıracağım onu mezarlığa

siz de gelir misiniz mezarlığa?
bir trafik kazası olmasam da
bakar mısınız bana?

(Bu şiir Sahte Putlar dergisinin 4.sayısında yer almıştır.)

13 Şubat 2015 Cuma

DÜŞ BOZUMU



cemil aydın


Yokuşun sonuna vardığınızda şehrin ışıltılı caddelerine biraz daha yaklaştığınızı anlarsınız. Gecekondu mahallesinde yürürken uzun aralıklarla sıralanmış sokak lambalarına eşlik eden evlerin soluk ışıklarından başka feneriniz olmaz ancak bu yokuşu tamamladığınızda ışıltı artar. Sokak lambalarının şeklini ve rengini değişmiş bulursunuz. Her apartmanda spot lambalar bulunur. Dükkânlarda her bir eşya için ayrı bir ışık oyunu sergilenir. Camekânlar gözlerinizi alır. Bu caddedeki kapalı dükkânların ışıltısını gecekondu mahallesinde ancak düğünlerde görebilirsiniz.

İşte bu yokuşu çıkıp şehrin kalabalığına karışmak için yürüdüğüm sıradan bir günün sıradan bir akşamında yine onu gördüm.

Ne zaman buralara gelse onu yangından sonra restore edilip otele döndürülen eski Rum konağının önünde görürdüm. Kulaklarını kapatan uzun saçları bakımlı ama şekilsiz durur. Kafasında düştü düşecek bir kasket, üzerinde birkaç beden bol kırmızı gömleği, altında siyah İspanyol paça pantolonu, ayaklarında gondolu andıran uzun kunduralarıyla bir görenin bir daha unutamayacağı cinste bir adam.

Konağın tarihi önemini öğrenir öğrenmez fotoğraf çekmeye yeltenen tüm turistlerin amacı onu çekmek olmasa da bütün fotoğraflara mutlaka ilişen bu adam, şehrin önemsiz ama garip bir şekilde vazgeçilmez bir dekoru olmuştu.

Onun görünüşünden başka dikkat çeken bir özelliği daha vardı: Bağırarak şiir okumak. Eğer buraya sık sık gelmiyorsanız onu sadece bu özelliğiyle tanıyabilirsiniz. Herkesin dışarıda olduğu bu vakitlerde okuduğu şiirler dışında hiçbir şey konuşmaz, sorulan hiçbir soruya cevap vermez ve kendinden istenen hiçbir şiiri okumazdı. Hangi şiirleri okuduğunu bilmiyordum ama okuduğu şiirlerin yabancı şairlere ait olduğunu düşündüm hep. Hiçbir işimin olmadığı vakitlerde onun dikildiği konağın tam karşısındaki pastanenin yanındaki banka oturur onun okuduğu şiirleri dinlerim. Okuduğu şiirleri dinlediğimde kendimi gitmediğim ve gitmemin mümkün olmadığı bir ülkede hissederim. Bir göl kıyısında sessizce oturup bulutları seyrettiğim, uzaklardan yabani hayvanların sesini işittiğim bir ülke…

Okuduğu şiirleri çok fazla anlamasam da bana hissettirdiği bu güzel duygular için onu dinlemeyi zamanla alışkanlık haline getirdim. İnsanın anlamadığı bir şeye duygulanmasının safça olduğunu düşünmüşümdür hep. Olsun, belki de beni etkileyen onun okuduğu şiirler değil şiirleri okurken yaptığı hareketlerdi. Evet, bu adam şiir okurken aynı zamanda bu şiiri yaşıyordu. Dinleyenlerin görmediği birine kimi zaman meydan okuyor, kimi zaman yalvarıyordu. Bazen onunla dans ediyor, bazen omzunda ağlıyordu. Okuduğu tüm şiirlerin sonunda sağ elini kalbinin üzerine koyar sol eliyle sağ elini sıkıca kapatır ve başını gökyüzüne dikerdi. Tam o anda etrafında onu seyretmek için toplananlardan cılız bir alkış sesi duyulur alkış tamamlanmak üzereyken oradan geçmekte olan ve olan bitenden haberi olmayan insanlar sırf iş olsun diye alkışlamaya başlar ve böylece bulunduğumuz yere uzakta olan herkes mühim bir organizasyon varmışçasına koşar adımlarla ne olup bittiğine bakmaya gelirlerdi. Böylece etraf gittikçe kalabalıklaşır ve onu oturduğum yerden göremezdim. Yine de yerimden kalkmazdım. Çünkü toplanan kalabalık cadde boyu uzanan çalgıcıların eğlencelerine, hokkabazların numaralarına ve ufak tefek kavgalara ve hırsızlıklara ilgi gösterdiğinden şiir onlara yeterince ilgi çekici gelmez ve kalabalık yavaş yavaş oradan dağılmaya başlar. Benim de önüm açılmış olur ve kalkmayarak yerimi kaybetme riskini savuşturduğumdan ne kadar doğru bir iş yaptığımın haklı gururunu yaşardım.

Adam, kendince belirlediği bir vakte kadar şiirlerini okumaya devam eder ve son şiirini okuduktan sonra başındaki kasketi olduğu yere bırakır ve sigarasını yakarak konağın merdivenlerine kurulurdu. Şiirin tamamlandığı o kısa an orda bulunanlar ve benim gibi uzun süredir şiirleri dinleyen üç beş sadık dinleyici, kaskete gönlümüzden kopanları bırakırdık. Ben de bu adamla birlikte sigaramı yakıp onun gitmesini beklerdim. Yaktığım sigara gün içerisinde içtiğim tek sigaraydı. Evet, bu adama garip bir şekilde sadakatle bağlanmış ve sırf gitme anına kadar onu seyretmek için ben de sigara içmeye başlamıştım. Bu şekilde 20 günde bir sigaramı yeniliyordum.

Sigaralarımız bittiğinde adam kasketini yerden alır, içindeki paraları pantolonuna koyduktan sonra konağın yanındaki dar geçide girerek gözden kaybolurdu. Bir filmin sonunu izler gibi izliyordum her gece onun o karanlık geçitte gözden kayboluşunu. O gittikten sonra caddeyi sonuna kadar avare avare gezip yokuşun başına geri dönüyordum. Yokuştan aşağı inmeden önce dönüp son bir kez caddeyi süzüyor ve derin bir nefes alarak evime dönüyordum.

Ancak o gün tüm bunlar yaşanmamış, benim farkında olmadan bağlandığım garip şair kendi şiirlerini okumayı bırakmış ve kendisinin kulağına fısıldanan ya da kendisine uzatılan kâğıtlardaki, peçetelerdeki şiirleri okuyordu. Üstelik kâğıtta yazan sıradan sevgi cümlelerini yüksek sesle okuyordu. Şiirlerini yanında getirdiği ahşap sandalyesine oturarak okuyor, şiirlerin sonunda ellerini göğsünde kavuşturmuyordu. Etrafındaki kalabalık daha da artmış, daha fazla alkış almaya başlamıştı. Kasketinde daha fazla para vardı ve kasketini doldurmak için gezen küçük bir yardımcıya sahipti artık. O gün dinlediğim hiçbir şiiri beni uzak ülkelere götürmedi. Okuduğu şiirler yabancı şairlere değil de herhangi bir günün gündüz vaktinde televizyonda görebileceğiniz fon müziği eşliğinde okunan şiirlere benziyordu. Tam bir hayal kırıklığıydı benim için. Yine de onu seyretmeye devam ettim. Bir süre daha şiirler okuduktan sonra etrafta kimse kalmadı. Yardımcısından kasketindeki son paraları getirmesini istedi. Paraları saydıktan sonra cebindeki naylon poşeti çıkardı ve özenle paraları poşete yerleştirdi. Sigarasını bu sefer konağın merdivenlerinde değil her gün gözden yittiği dar geçide doğru yürürken içti. O gittikten sonra kendimi yorgun hissettim. Ne yürümek istiyordum caddeyi ne de eve dönmek. Öylece kalakaldım yerimde. Ceketimin cebinden sigara paketini çıkardım. Üç dal sigaram vardı. Birini aldım. Pantolonumun ceplerini yokladım, ceketimin ceplerini yokladım. Hayır, yanımda çakmağım yoktu. Sigarayı alıp fırlattım, paketi buruşturup diğer tarafa attım. Kalktım eve doğru yürüdüm.

Her şeyin bir yeri vardı bu hayatta. Umudumu bir yere iliştiremedim.

Yokuştan aşağı her adım atışımda sanki görünmez bir el ışıkları tek tek söndürüyor, etrafın sesini kısıyordu.

Karanlık ve sessizlik kaldı bana.

12 Şubat 2015 Perşembe

HER ŞEY HATIRA OLUR,GURBET KALIR GERİYE



cemil aydın


Oturduğum koltuğun önünde dünyaya açılan sürgülü bir cam. Çek sürgüyü, ver malı, al parayı, çek sürgüyü, ver malı, al parayı…

Böyle bir hayatı düşlememiştim. Zaten ne olduysa gölgesinde dinlendiğim ceviz ağacının, alabildiğine uzanan ormanların velhasıl sahip olduğum nimetlerin kadrini kıymetini bilmemezlikten oldu. Memnun olmadım. Memnun olmadığım gibi, beni neyin daha fazla memnun edeceğini hiç düşünmedim.


Sonra dedem öldü. Ağustosun ilk günü toprağa verdik dedemi. Ölümüm o zaman başlamıştı.

İnsanın farkına varmadan hayat sebebi haline getirdiği alışkanlıkları vardır. Gün ışımadan uyanmak böyle bir alışkanlıktı benim için. Kuşluk namazı kılmak, öğlen uykusuna yatmak, ikindiden sonra uyumamak, tesbih çekerek beklemek akşam ezanını. Bu alışkanlıklarımı dedemle kazanmıştım. Onun varlığıyla mümkün olan nedense içselleştiremediğim bu alışkanlıklarımı kaybettim öldüğünde.

Aptalca bir şaşkınlıktı yaşadığım. Hiçbir mukavemetim yoktu akıp giden hayata. Ev yıkılsındı para yaparken satılsındı. Ne yapabilirdim?

Oysa dedem içten içe bu günleri zihninde yaşamış ve beni kendi tecrübelerini, alışkanlıklarını yaşatacak bir bekçi gibi yetiştirmişti. Bunu fark edebiliyordum üzerime eğilmesinden, verdiği kıymetten. Hoşuma gidiyordu. Gel gelelim dedemin çabalarını boşa çıkartmıştım.

Ölüm, doğanın en ufak bir kıpırtısının kusursuzca fark edildiği bu mezrada yüreğimi, aklımı tahrip etmişti. Dedemin ölümünün tüm ağırlığını ben üstlenmiştim ve bu ağırlık beni hareketsizleştirmiş, donuklaştırmıştı. Öyle ki her eşyasında dokunuşlarımın izi olan bu ahşap evin, kaplıca yolunun köyümüzden geçecek olmasından dolayı değerlendiğinden kardeşlerimce müteahhite teslim edilmesine bile ses çıkaramadım.  Abim: “Bir süre bizde kalırsın, ev bittiğinde sana da bir daire düşer, tekrar gelirsin buralara merak etme. “ dediği günün gecesi ağlamakla geçmişti. Lanet ediyordum talihime. Kahrolası yolun köyümüzden geçeceği konuşulmaya başlandığından bu yana köyün mirasını müteahhitler paylaştırmaya başlamıştı. Böylece köyün çehresi değişmiş, kardeşlerin arasına soğukluk girmiş, mahkeme nedir bilmeyenler avukat bulma derdine düşmüştü. Müteahhitlere göre bunlar olağan şeylerdi. Hem onların kötü bir niyeti yoktu kendilerince. 3+1 daire,110 metrekare, ebeveyn banyolu, şömineli, mantolu ev yapacaklardı bize, daha ne olsundu. Oysa ben camlarına serçelerin gaga vurduğu, fındık dallarının, asmaların gölgelediği; akşamsefalarının, menekşelerin, sümbüllerin, fesleğenlerin bir kale gibi çevirdiği terası bulunan ve bu terasta yıldızlı yaz gecelerinde gökyüzünü seyrettiğim ahşap evimizden silme beton bir eve nasıl geçerdim? Dökülecek betonlar yüreğimi, aklımı dondurmaz mıydı?

Yakıcı soruların rahatsızlığıyla uyur uyanık geçirdiğim her gecenin sabahında kendimi bir önceki günden daha yalnız, daha savunmasız, daha güçsüz hissederek uyanıyordum. Yolun ortasında yürüyen dedeme araba çarpar mı, hırçın köpeğimiz Karabaş salıkken acaba mahallemize misafir gelir miydi, gaz yağı daha ne kadar idare ederdi kaygıları artık bitmişti. Kaygısı olmayan adamın kavgası da olmuyormuş, anladım.  Kaygısızca seyrediyordum olan biteni. Sanki olan biten her şey yaşamam gereken acı bir tecrübeymiş gibi öylesine karşılıyordum kaderimi.

Saatin tik takları hiç durmamış ve evin yıkılma zamanı gelmişti. Duramadım, izleyemedim evimizin yıkılışını. Dozer tüm hışmıyla evimizin üzerine yürürken ben savaş meydanını terk eden firari bir asker gibi koşarak uzaklaşıyordum.  Hızımı gittikçe artırarak koşuyordum. Sanki dursam bir daha susmamacasına ağlayacaktım. Öyle doluydum ki ağlasam şu Nazlıdere’nin suları taşacaktı gözyaşımdan. Koştum, koştum, yüreğimin atışlarını kulağımda hissetmeye başlamıştım. Şakaklarım kabarıyordu. Sırtım buz kesilmişti. Ayaklarımda derman kalmamıştı. Yavaşlamaya başladım. Bir kuş gibi yalpaladım. Gözlerim karardı. Böğürtlenlerin arasına yüzükoyun yıkılmışım evimiz paramparça olurken.

Sonrası gurbeti taşımaktı gittiğim her yere. Kasabada kalan abimin yanında evlatlık gibi sığındığım zamanlar gelmişti.  Önceleri umutluydum. Mutlu olacağıma inanmak istedim. Önce yengem kırdı hevesimi. Hal hatır sormalarıma, gülümsemelerime duvar kesilmiş yüzüyle karşılık verdi.  Ona göre misafirliğim gereğinden fazla uzamıştı. Kendisine ait bir hayatı ne zaman olacaktı? Bıkmıştı hep bir şeyleri beklemekten, birilerini idare etmekten. Bir an önce evden gitmeliydim. Başka kardeşlerim de vardı, onlarda da kalabilirdim. Sülalenin enayisi sen misin, diyordu abime. Abim azıcık dişini sıkmasını, benim kimseye zararımın olmadığını, ayrıca büfeyi işleterek kendisine ek iş yapma fırsatı sunduğumu, evi bir an önce bitirebilmek için biraz daha sabretmeleri gerektiğini söyleyerek sakinleştirmeye çalışıyordu yengemi. Kulak misafiri olduğum bu tartışmalar beni öfkelendirse de evin huzuru benim yüzümden bozulmasın diye ses çıkartmıyordum. Bir ömürdü işte yaşadığımız, geçirilmesi gereken.

Geçirilmesi gereken bu ömrümde ölümümü hızlandıran bayram sabahları olmuştur. Bayram sabahları taze süt ve cevizli lokumdu benim için. Bayram sabahları tekbirlerle yürümekti, selam vermekti her gördüğüne. Bayram sabahları sokağın dolup taşmasıydı bayram cemaatiyle. Tek tük de olsa kaplıcalara doğru yola koyulan bayram bayram tatile giden nasipsizlere Allah’tan hidayet dilemekti yolu onlara açarken. Son zamanlarda bayramlaşma artık cami içerisinde yapılıyor. Çünkü arabalar vızır vızır gidiyor kaplıcalara doğru, nasipsizlerin sayıları arttı. Selamlar artık duyulur duyulmaz bir sesle veriliyor. Tekbirsiz yürünüyor yollar. Artık aç düşüyoruz yola bayram sabahları. Yine de değişmeyen bir şey var. Mezarlığa gitmek. Tepelerde beni yalnız koymayın, derdi dedem. Hasretle baktırmayın yukarılardan. Köyü tepeden gören dik bir yokuşun sonundaydı mezarlık. Mezarlığa gittiğim bayram sabahında dedemin hayattayken ısrarla yapmamızı istediği ziyaretler bana utanç veriyordu artık. Dedem ölmüştü. Dua bekliyordu oğullarından, torunlarından. Arife gününden akrabaların tümünün evimize doluştuğu bayramlar geride kalmıştı artık. Arife günlerinde köyde kimse yok. Bayramın ilk günü gelip hemen kaçıyor artık onun oğulları. Ben dedeme olan sevgimden, biraz da abilerimin günahını omuzladığımdan uzun uzun oturuyorum mezarının başında. Geldiniz mi hemen kalkmayın, derdi dedem. Biraz seyredeyim sizi. Otururdum ben de. Dertleşirdim. Konuşmazdım ama konuşmak günahtı mezarlıkta.  Dertleşirdim dediysem uzun uzun susardım işte. Dua ederdim sonra susardım, susardım, susardım…

Şimdi bir bayram sabahında büfenin sürgülü camını açıp kapıyorum. Müteahhit evi bitirmeden yurtdışına kaçtı. Evi tamamlamak için daha çok paraya ihtiyacımız var. Bu yüzden büfemiz açık. Bayram namazını kıldıktan sonra büfeye geldim. Bolca köy ekmeği sattım, harçlıklarını erkenden bitirmeye niyetli çocuklara şekerler, çikolatalar… Müşteriyi gönderip camı kapattığım her an dedem geliyor gözümün önüne. Yokuşun tepesinden derin derin bakıyor bana doğru. Ürpererek silkiniyorum. Karnım gurulduyor. Açım. Önümde süt ve cevizli lokum. Boğazımda yumruk. Yiyemiyorum.

5 Şubat 2015 Perşembe

UZANSIN SÖĞÜT DALI PENCEREMDEN İÇERİ



cemil aydın


Gözlerimin önünden geçiyor ömrüm
Gökdelenlere baktığımda
Nefesim tıkanıyor, göğüm kararıyor

Günler geçiyor, insan değişiyor
Dağa kar düşüyor, şehir klimalı
Mirası müteahhitler paylaştırıyor eyvah
Evler bahçesiz, teraslar güvercinsiz
Artık uçurtmaları sayamaz oğlum gökyüzünde

Şehirler büyümesin, dağlar aşınmasın
Uzansın söğüt dalı penceremden içeri
Ellerimle getireyim sevdiğime
Bahçemdeki yaban güllerini


4 Şubat 2015 Çarşamba

UNUTULAN ŞİİR


cemil aydın 


Kapıları kapattım
Anahtarsız çıktım dışarı
Keyifsiz ve tasasızdım yine
Üstüne beyaz çarşaflar örtülmüş
Terk edilmiş bir koltuk gibiydim
Göze takılan bir ölüydük biz:
Koltuk ve ben

Koltuğa bıraktım kitaplarımı
Düşlerimi orada toplayıp dağıttım bir çırpıda
Sigaramı orada yaktım
Uyukladım yalnızlığımı anlamaya çalışırken
Orada koltukta sevebiliyordum hala sokakları
Sokaklar daralmamıştı bu kadar
Bir sanrıya tutulurken yani gece çökmüşken üstümüze
Yürünebiliyordu sevgiliyle yollarda
Güzeldi bir sevgiliyi düşlemek
Bir gün düşlerini gerçekleştirme deliliğine kapılmadıkça

Tutabilir miydim kendimi bunca yalnızken
Çoğalmalıydım sıkıntılı gecelerde
Belki son olurdu, belki böyle karşı koyabilirdik
Sahi neye karşıydım ben
Belki bunu hatırlatırdı bir sevgili

Karşıma neyi koyduysam belli belirsiz
O puslu fotoğraf işte yollarda yürürken gördüğüm
Dikiliverirdi karşıma
Gülümserdim, belki mutlu olduğumu zannederdim
Neye sıkıldıysam, neye dertlendiysem, neye umutsuzlandıysam
Değmiş, derdim değmiş
Duvarlara gömdüğüm tablolar belirirdi dört bir yanda
Hiç açmaz dediğim çiçekler açardı
Güzeldi tüm bunlar düşlediğimde
Ama ben deli değilim.

Beni hala rüzgâr eğliyor kapı gıcırtılarında
Pervaza konan güvercinler avutuyor
Ekmeğimi bölüşüyorum karıncalarla
Ziller benim için çalmıyor hiçbir zaman
Çalmayacak hiç kimse benden hiçbir şeyi
İzin vermeyeceğim sesimin titremesine
Kimse seslenemeyecek bana balkonlardan
Ve çağırmayacağım hiç kimseyi eve akşamları
Geçen zamanın ağıdını tek başıma yakacağım

Siz hiç düşünür müsünüz zamana dokunmak nasıl bir şeydir
Bir çocuk gibi gözümü kırpmadan baksam
Göreceğimi zannederim bazen
Bilmem hangi tuzağı kursam avucuma almak için
Kim hatırlar benim unuttuğumu
Ve niye hatırlarım ben unutulan her şeyi
Bu soruyu neden sordum zaman gelip geçerken
Soru sormak kendine tuzak kurmakmış
Bir kez daha öğrendim
Unutmak için bir soruya yürürken

Kapıları kapattım
Anahtarsız çıktım dışarı
Keyifsiz ve tasasızdım yine

Sahi, ben mi söyledim tüm bunları?



27 Aralık 2014 Cumartesi

BİR GÜVERCİN UÇUŞU




cemil aydın

Bir güvercin uçtuğu yerleri arıyor
Bir zamanlara doğru kanat vuruyor
Belirsiz bir hüznü alıyor kanatlarının altına
Süzülüyor boşlukta
Güzel bir şiir oluyor uçtukça

Bir güvercinin peşine takılan gözlerim
Durmadan yaşlanıyor şimdi
Hiçbir anıyı kaldıramıyorum
Umutlarımı kesiyorum
Hayallerime yamıyorum
Hiçbir boşluğu kapatmıyor yine de
Ben buradayım, inançsızlığın bıraktığı boşlukta
Yorgunluk şiirleri yazıyorum genç yaşımda

Ezberlediğim ayetler geliyor aklıma
Dur diyor başkalarına teşne aklım
Şiire bulama o saf çağrıları
Alınyazın bil onları, davet bil ötelere doğru
Bunu söyleyen aklım mı kalbim mi bilmiyorum
Şiirin bulmak olduğuna inanacak kadar gencim
Bunu biliyorum

Bir güvercin uçtuğu yerleri unutmuş çoktan
Bir zamanları yaşıyor, söylesem inanır mı?
Yeniden, yeniden, yeniden kanat vur ey güvercin
Bunu göğsümün boşluğundan söylüyorum
Kanatlandığın yerden.

(Bu şiir Türk Edebiyatı dergisinin Kasım 2014 sayısında yer almıştır.)

8 Kasım 2014 Cumartesi

İNSANİ MÜDAHALE


 
cemil aydın
 
İnsani müdahale için uluslararası işbirliği zamanının geldiği bir savaş dönemiydi.  Televizyonlarda kan ve gözyaşı vardı, gazetelerde köşe yazarları savaşın nasıl devam edeceğini, savaşın sebeplerini sonuçlarını, savaşın öne çıkanlarını akademik birikimini ve gazetecilik tecrübesini vurgulayarak analiz ediyordu. Bense sadece büfelerin önünden geçerken göz ucuyla manşetlere bakmakla yetiniyor, bazen aldığım simit boş gitmesin diye oturduğum kahvede susamların saçılmasını önlemek için serdiğim gazetenin herhangi bir sayfasını okuyordum. Gazete okumanın duyguları törpülediğine kanaat getireli çok olmuştu. Acı vardı ve kim ne derse desin paylaşılamıyordu. Filistin yazıp bilmem kaça gönderdiğinde yaraları sarıyorduk ve yaralayanlar işini yapmaya devam ediyordu.  Biraz kitap kokusu almak için girdiğim sahafta da yaraları sarmak için arkadaşlarını ileti yollamaya zorlayan dergiciyi gördüm. Bahsettiğim dergicinin bastığı dergide kimi zaman şiirleri çıkar, kimi zaman öyküleri, kimi zaman eleştirileri. Mahlas kullanarak birden fazla yazı yayımlattığı da kuvvetle muhtemel. Derginin isminin yer aldığı sunuş yazısını da her ay kendisi yazmakta. Bu sebeple ben kendisine dergici diyorum. Ekseriyet üstat, hocam ya da şair dese de ben bu nitelemeleri uygun bulmuyorum. Yazılarının kötü olduğunu düşünmüyorum ama yeteri kadar iyi olmadıkları da muhakkak. Vasat işlerle yerinde sayanları ise zararlılardan daha zararlı saydığımdan yaptıkları işi benimsemem. O da az çok düşündüklerimi bilir ama yine de bana bir tek kötü söz söylediği görülmemiştir. Biz genellikle sustuklarımızla dövüşürüz, bakışlarımızla didişiriz. Yani anlaşamayız. Anlaşamadığımız konuların sonuncusuysa savaş henüz devam ederken çıkarttığı dergide savaş için özel bir dosya hazırlaması ve bu dosyada alelacele karalanmış, özensiz, ciddiyetsiz birçok şiirin yer almasıydı. Kızmıştım. Hazır o da buradayken konuşalım istedim. Kasanın hemen yanında çıkarttığı dergiler duruyordu. Bir tanesini alıp sohbet ettikleri tarafa bir iskemle çekip oturdum. Gözlerimizle merhabalaştık. Dergiyi elime almam ileti meselesini unutturmuş olmalı ki hemen sordu?

Dergimizi okuma fırsatınız oldu mu efendim?

Okudum. Acıkmaktan bahseder gibi susamaktan ya da tatilden; ölenlerden, ölümden bahsediyorsunuz. Oysa ölümden bahsedilemez. Ölüm geldiğinde kelimeleri kursağımıza kapkara bir ziftle yapıştırır. Şimdi siz ölenler için şiir yazdığınızı zannediyorsunuz. Ben burada şiir göremiyorum.

Suçlamayın beni. Biraz rahatladıysam acının daimi darbelerine dayanamayan bedenimin kendinden geçerek savunmaktan vazgeçmesiyledir. Ben çocukların öldüğü bu dünyada bir an olsun rahatlayabiliyorsam bir an olsun hatırımdan çıkarabiliyorsam yaşananları, acımı savunacak kadar hatta acılara kollarımı açacak kadar cesur olmalıyım. Hayatın acılarına şiirle karşı koyabilmeliyim. Bu benim var olma sebebim.

Aleladeliğin yüceliği! Sana hak vermesem de kızamıyorum. En azından vicdanını yoruyorsun. Vicdanını yormayan bir insanlıktan nasıl bir ruh inceliği bekleyebiliriz? Vicdanını yormayan bir insanlıktan yardım kumbaraları çıkıyor ancak. Hani şu lokantalarda, kafelerde kasanın yanında duran yardım kumbaraları. Şimdi beni bu yardım kumbaralarına atılan paraların hakiki bir yardım olduğuna kim inandırabilir? Fakiri bol zengin müşteriler bozuk para taşımayı itibarına gölge düşüreceğinden tercih etmeyecek. E yol ortasında dilenciyle, sakatla, mendil satan çocukla uğraşmaya da kibri müsaade etmez. İşte tam bu noktada yardım kumbaraları devreye giriyor. Zenginlerin itibarı için yardım kumbaraları daha modern bir yöntem, öyle değil mi?

Ruhu yücelerde dolaşanlar için alelade bir prangadır. Bahsettiğin gündelik problemleri dinlediğimde ayağındaki yaraların nedenini anladım!

Beni yine yanıltmadın. Gündelik hayat biz kulların tekâmülü için ibretlik bir sahadır. Aleladenin her hal ve hareketinden dikkate değer çıkarımlarda bulunabilirsin. Yeter ki sen kendi şartlarından taviz verme. Belli ki sen gündelik hayat içerisinde aleladenin düzeninden fayda temin diyorsun. İşte bu fayda ki beni değil asıl seni yaralamış. Bu düzenden sağlayacağın herhangi bir dünyalık yarar seni onlarla aynı kefeye koyacaktır. Hareketlerin, düşüncelerin, eylemlerin aleladeliğe bulanacak ve en önemlisi aleladelik illetinin en mühim belirtisi olan varlığı tekdüzeleştirme senin anlayışını belirleyecek.

Gündelik hayatı algılayış biçimimizde farklılıklar var. Elbette farklılıklar zenginliğimizdir. Saygı duyuyorum.

Ah bu telaşeye bulanmış saygılar ne kadar da sahicilikten uzak. Telaşeli saygı, bir devlet terbiyesi olsa gerek. Hiyerarşinin devamlılığı için, sorgulamadan uzak kalmak için halka verilmiş mecburi bir ders. Farklıklar zenginliktir elbette ama kelimelere artık güvenmiyorum. Senin cümlende ekonomik bir söylem var. Farklılıklardan kazanç devşiren tüccarların diline dolanmış bir cümle artık bu: Farklılıklar zenginliktir. Bu cümleyi şöyle söylersek itirazım olmayacak: “Farkı anlamak zenginliktir.” Bir Alman sözüdür: “Ayırt etmek, benzetmekten daha güçtür.”

Kusur arayan bir tavrın var sanki. Neden insanları kazanmaya çalışmıyorsun? Eksik ya da kusurlu olanın betimlemesini iyi yapıyorsun. Ama bunu ortaya koymanın geleceğimize katkısı ne olacak?

Daha önce de söyledim. Bana dayatılan şartları reddediyorum. Bu reddediş zaten kusurları ortaya çıkartıyor. Ben kusur aramıyorum ortaya koyduğum tavırdan dolayı kusurları daha çabuk ve net görüyorum. İnsanları kazanmaya gelince, benim böyle bir derdim yok. İstikametim doğruysa, tavırlarım devamlıysa ve bunun sonucunda etrafımda az kişi varsa bu benim sorunum olmamalı.  Elbette ki az olmakla övünecek değilim. Ben de kötülüğün çok çabuk yayıldığını iyiliğin ise yolun başında taşlandığını bilenlerdenim. Atılan taşlardan korkmuyorum. İyiliği yaymak için çabam. Ama yayarken dağılmamak önemli olan. Derli toplu bir duruş ortaya koymak. Tavizi lügatten silmek gerekiyor. Ben yaymak için dağılanlardan olmamaya çalışıyorum. Bu bence hayırlı bir inattır.

Aslında seninle aramda bir benzerlik buldum söylediklerini dinlerken. Ben de -doğrusunu, yanlışını bir kenara koyalım- tavırlarımdan dolayı soğuk olmakla itham ediliyorum. Doğrusu bu ithamla karşılaşınca hiçbir şey hissetmiyorum. Bu zamana kadar giriştiğim tüm samimiyet denemelerim başarısızlıkla sonuçlandı. Ve ben saflığımdan bu başarısızlığın sorumluluğunu yüklendim.

Başarının hazzını herkes yaşar, bu kolayı. Başarısızlığı bir bayrak gibi taşımak onurunu herkes gösteremez. Senin bu atılımın takdire layıktır. Samimiyetten ayrılmak olmaz. Samimiyet kalbimizin testidir. Kalbimizin yara almadığını ancak samimiyetle ispat edebiliriz.

İnsanları ikna edebileceğime dair inancımı yitirmedim. Senle söyleştiğimiz tüm bu zaman da inancımı perçinliyor. Bana kuvvet veriyor.

Doğrusu tebliğ dışında bir yol benimsemiş değilim. İkna etmek her babayiğidin harcı değildir. Bir insanla anlaşmanın verdiği keyfi yaşamak isterim.  Ancak bu çoğu zaman mümkün olmuyor. İnsanları ikna edebileceğine dair inancını yitirmeni istemem. Zaten düşüncelerinde sağlam olanlar her çabasından daha güçlü çıkacaktır. Bu konuda yürekliysen, ikna etmek konusunda iyi bir teste tabi tutulmayı göze alıyorsan birçok hazır teste sahibim.

Hiçbir şeyin cevapsız kalmasını istemem. Zaten bu yüzden konuşuyoruz.

Öyleyse çetin bir test geliyor. Dün bir mahalle kahvesindeydim. Bir işçiyle tanıştım. 19 senedir çalıştığı işyerinden çıkarılmış. Asgari ücretle çalışıyormuş. Patronu uzaktan akrabası. Ama bu akbaba akrabalardan biriymiş ki tazminatının yarısını yaptığı bir tezgâhla bu adamdan koparmış. Bizim işçinin aldığı tazminat anca borcuna yetmiş. İşsizlik maaşı da bir ay sonra kesileceğinden acil iş bulması gerekiyormuş. Şimdi bu adam haberlerde Rusya’nın Avrupa Birliği ülkeleriyle olan mesafesinden dolayı Türkiye’den tavuk eti ithal edeceği haberine sevindi. Beklenti oymuş ki geçen yıla göre Rusya’ya yapacağımız tavuk ithali iki katına çıkacakmış. Bunu duyan işçi: “İyi oldu ülkeye para girecek.” dedi. Ben de bu işten sadece tavuk üreten firmaların kazançlı çıkacağını ithalattan dolayı da tavuk fiyatlarının artacağını zaten kırmızı eti kurbandan kurbana gören insanların tavuk etini de alamaz hale geleceğini söyledim. Ben böyle söyleyince gözünü ekrandan ayırmadan cevabını verdi: “Siz bu ülkede güzel şeyler olsun istemiyorsunuz.” Ben sustum, cevap vermedim. Benim sustuğum yerden devam etmeye cesaretin var mı?

Senin sustuğun yerden devam etmek benim göze alabileceğim bir savaş değil. Ben savaş sonrasının duygusallığını savaş öncesinde yaşayanlardanım. Yine de şunu söyleyebilirim. Halkı aldatan her türlü asgari girişimin karşısındayım. Kırmızı et ve tavuk eti yemeden de doyabildiğimden Rusya’yla olan ticaretimiz benim için bir şey ifade etmiyor. Bu durumu fazlasıyla önemseyen birini ikna etmeye çabalamak yersiz bir uğraş olur.

Doğrusu senin gibi düşünen, yaşayan insanları kıskanıyorum bazen. Bu zamana kadar herhangi bir konuya kayıtsız kalamadım. Sözgelimi on değil de dokuz bilezik alındığı için düğüne bir ay kala nişanı atan ve o günden sonra da on bilezikli bir talibi olmadığından hiç evlenmeyen kadının hikayesi aklımı günlerce meşgul etti. Ya da yeğeninin kırdığı bir biblo yüzünden biblo takımını yenilemesi için kayınvalidesiyle kavga eden gelinin hikâyesi beni afallattı. İshakpaşa Camii’nin avlusunda tanıştığım bir şizofrenin, yiyeceği ekmeği uzun bir süre hayranlıkla seyrettiğini görünce yüreğim sızladı. Günlerce onu düşündüm, onu anlattım… Böyle onlarca örnek anlatabilirim. Hepsini dert ediniyorum, merak ediyorum. Sense insanın bu dünyada dengeli yaşamasının yolunu bulmuşsun. Geçiştiriyorsun. Şiirde de yaptığın bu. Hayatın acılarına şiirle karşı koyduğunu zannediyorsun. Hayır, sen yazdığın şiirlerle acıları geçiştiriyorsun.

Geçiştirmekle suçluyorsun beni. Peki efendim. O halde geçiniz bunları!

Geçelim efendim geçelim. Ben gidiyorum. Ben gittikten sonra camın buğusuna ismini yaz. Bu sana iyi gelir. Çünkü ismini görmekten büyük keyif alıyorsun. Ama dikkat et dışarıdan okunabilmesi için ters yazman lazım. Gerçi senin düzgün bir işini görmedik ama ikaz edeyim yine de. Sen düzgün yazma. Düzgün yazarsan bu ters diyen ilk kişiyi gördüğünde iki ayağın bir pabuca girer. Sen terslendiğinde yazdığından şüphelenenlerdensin. Kazara düzgün bir şey yazsan onu da fark edemezsin. Aman kendini yorma!

Güle güle efendim, güle güle! On bilezik isteyen nineye selamımı söylemeyi unutma!

Dergiciyle köprüleri atmıştık. Bakışlarımızla, suskunluğumuzla yaptığımız kavga bir savaşa dönüşmüştü. Pişman mıyım? Hayır,değilim.  Pişman olmamam haklı olduğumu iddia etmemle alakalı değil elbet. Haklı olmanın gururunda boğulmaktansa onurlu bir yenilgiyi tercih ederim. Pişman olmamamın sebebi dergicinin yüzleşme sürecini başlatmış olmamdır. Kimi zaman bakışlarımız ve suskunluğumuz maruz kaldığınız muamelenin destekleyicisi oluyorlar. Ben maruz kalmayacağımı ilan ettim. Bakmaya ve susmaya devam edeceğim.