cemil aydın
Çekip kayışı nefes kesen
Hoyrat ellerin
Sürer açgözlülüğün tarlasını
Leş kuşları gözetler mahsulü
Toprak altını besler her şey
Şüphesi bu bir devri daimdir
Alimliğin alameti
Bilmek değil
Yapabilmektir
Ne ki kusurdur insan
Zamanın ipi gergindir
Eski kalmış bir düş büyür
Gözlerimin çakmağında
"Az olanı çoğalttım"
Az olanı çoğaltan bilge
Kağan değil günümde
-Ellerimiz mi parayı kirletti
para mı ellerimizi?
İşte tam bu belirsizlikten
el de kirlidir,para da-
Çok öğün,çok çalış,çok güven
Yaşa çokluğun ilahı!
Azdan az çoktan çok gider
(Hakan Sarı'nın hazırladığı Buluşma-3 seçkisinde yayınlanmış bir şiirdir)
4 Haziran 2013 Salı
UTANMANIN TARİHİ
cemil aydın
Ellerimde titrer dünya
Gözleri çekilmiş yuvasından
İskeletler takırdar her yanında toprağımın
Yumruğuyla ekmeğini çıkartmanın adına
Mertlik denildiği zamanlarda
Göğüslerde cesaretin gerginliği
Kadınına siper olan erkeğin
Düşünülen kızın,oğlun
Susmalarında bir asrın esrarı saklanırken
Ağlayışları beslerken gül yanaklarını
Filizlendi kızarıklığında
Utanmanın tarihi
(Hakan Sarı'nın hazırladığı Buluşma-3 seçkisinde yayınlanmış bir şiirdir)
Ellerimde titrer dünya
Gözleri çekilmiş yuvasından
İskeletler takırdar her yanında toprağımın
Yumruğuyla ekmeğini çıkartmanın adına
Mertlik denildiği zamanlarda
Göğüslerde cesaretin gerginliği
Kadınına siper olan erkeğin
Düşünülen kızın,oğlun
Susmalarında bir asrın esrarı saklanırken
Ağlayışları beslerken gül yanaklarını
Filizlendi kızarıklığında
Utanmanın tarihi
(Hakan Sarı'nın hazırladığı Buluşma-3 seçkisinde yayınlanmış bir şiirdir)
3 Haziran 2013 Pazartesi
2013 POETİKA ODAKLANMALARI
cemil aydın
Bir imgenin tahayyülü zihninizde nasıl oluşuyor?
Apansız bir şey mi bu imge,ya da tam tersi öncesi ile sonrası var mıdır?
Bir şiirin ilk dizesi nereden,nasıl geliyor?
İmge, zihnimde okuduklarım neticesinde oluşur çoğu zaman. Deneyimlerim, hayallerim ve beklentilerim, beni kendi düşsel evreninde sürükleyen yazarın eseriyle kesişir. Böylece yazacağım yazı ya da şiir doğmuştur. Bundan sonrası benim için bir tür çeşitlemedir.
İmge apansız bir şey midir? Bence ilhama dayalı bir süreci reddetmek akılcı bir yaklaşım olmaz. Tabiî ki ilham dedigimiz şey doğuştan edinilmez. Duygu evrenini hiç durmadan genişletmekle, yerinde saymayan bir disiplinle çalışmaları yürütmekle kazanılır. Algıyı hazır hale getirmek ilhama zemin hazırlamaktır. Nihayetinde imge bu sartlar sonucunda apansız olusur.
İmgenin oluşumunun tarihi bence yazarın ya da şairin hayatıyla koşuttur. Eseri olusturan kendini eserde ortaya koyar. Bu meydana çıkış kişinin yasadığı zamanın öncesine ya da sonrasına dek uzanabilir. Bu süreçte imgeyi belli bir zaman dilimine sığdırmak mümkün değildir.
Şiir benim için bir problemin, bir derdin, bir sıkıntının ifadesidir. Düzyazının olanaklarıyla ifade edilemeyecek duyguları şiirle ferahlatır, özgürleştiririz. Bu sebeple benim için bir şiirin ilk dizesi bir problemin, bir sorunun düşüncesiyle başlar. Anlatmak isteyecegimi en basta anlatmak isterim ben, ilk dizeyle. İlk dizeyi bulmak güç müdür? Bu biraz da karanlık bir mağarada yürümeye benzer. Işığa giden yolu, sezgin kuvvetliyse, çabuk bulursun.
(2013 Poetika Odaklanmaları soruşturmasına verdiğim cevap metnidir.)
http://zaferyalcinpinar.com/poetika2013.pdf
2 Haziran 2013 Pazar
TUTULMAYAN NOT DEFTERİNDEN-2
adnan sayım
Adam yürümek üzereydi. Hatta attığı ilk adım yürümek olarak sayılırsa, basbayağı yürüyordu. Yani yürümeye başlamıştı desek; adamın içindeki çelişki zerreciklerinden birinin, soluduğu havada uçuştuğunu anlayabiliriz. Yine yürüyor adam. Adı “Yürüyen Adam”, bu yakıştırma ne kadar yakışıksız kaçsa da, yürüyen bir adama ilk koyacağımız tanım, “Yürüyen Adam” dır.
Yürüsün yürüsün adam. Birkaç it ürüsün, birkaç kervan yürüsün. Yürüsün ki kapitalizmin namı yürüsün. Her neyse adam yürüyordu. Hayır, yağmur yağmıyordu ve gecenin bir yarısı da değildi o yürürken. Güpegündüz bir gündüz vaktiydi. Ve adam yürür adımlarla yürüyordu.
Ana avrat dümdüz gidiyordu adam. Yürüdüğü yol sapaksız, bükümsüz, dörtyolsuz dümdüz bir yoldu çünkü. Bu çukur bu yolundu. Adam çukuru takip etse, vardığı yerde varlığının farkına varacaktı. Varamadan var olamazsın diyordu içinden bir ses. (bu cümlenin sonunda enfes kelimesinin kullanılması, yazar tarafından bir an için düşünülmüş, hatta uyak oluşturması için bir cümle uydurulmuş ama sonra koyver gitsin anlayışı benimsenerek vazgeçilmiştir.) Bütün bunlardan adamın haberi yoktu ve adam mallamasına yürüyordu. Ve mal fiyatları küçükbaşlara oranla yüzde elli daha pahalıydı. Yanından geçerken bir celeple müşterinin konuşması hatta hırlaşması ve tokalaşmasına şahit oluyordu adam. Yürüyordu.
Adam yürüyordu. Kahkaha sesleri… Naylonvari… Poşet gibi… Gülümsemeler kilo işi satılıyordu hızla içinden geçtiği insan pazarında. Dengesiz bir haykırış duyuluyordu ve adam yürüyordu. Kulaklarda İsrafil’in düdüğü. Bethoween’ın duyduğu bu ses miydi? Tanrı kıyameti böyle mi haber veriyordu? Adam kulaklarını var gücüyle zorlamasına rağmen bir türlü kabartamadı. Hem adam, adam haliyle kabartma tozunu nerden bulacaktı? Adam yürüyordu. Adamın ensesinden dökülen kıl taneleri kılcal damarlarını sıkıştırıyor olmalıydı ki durup durup, sırtını kaşıyordu bin türlü zahmetle. Ki zahmet dediğin başlı başına bir yüktür. Ha bin türlü ha bir türlü. Adam kaşına kaşına, kaşıdığı yerler aşına aşına, derisi tırnak aralarına taşına taşına yürüyordu. Adam yürümesine yürüyordu. (Aması yok)
Adam yürüyordu. Bir elinde diğer eli. İmam misali, cübbesi yoktu. Hep Ahmet’in suçu, yine kaçırmıştı cübbeyi. Karasını, kapkarasını hem de. Beyaz cübbenin ne anlamı vardı ki karası olmadıktan sonra. Adam yürüyordu. Şükrediyordu yürürken. Tanrım, Müslüman olmak ne zordu. Şükretmesini bile doğru düzgün bilmiyordu. Yanından geçtiği sakat adamın iki bacağının nerede olduğunu düşünürken, ayağı kayıp düşen bir insana neden gülüyordu? İki bacak yürümek için en idealiydi tabii ki. Adam tadını çıkara çıkara yürüyordu ve ona değmeyen yılanın bininci doğum gününe daha çok vardı. Adam yürüyordu. Oysa adam hala yürüyordu.
Adam yürüyordu. Gibiydi adam. Benzetilecek bir şey olmadığı için sadece edattı. Gibi edatının bir şeyle benzeştirilme ilişkisinin olmaması, adamı kendi adına mutlu olmaktan öteye götüremiyordu. Ve eline yıllardır geçmeyen zarf, hangi cümlenin zarfıydı? Adam o cümlenin peşinden yürüyordu. Cümlesini tanıyordu yanından geçenlerin. Ama bir türlü aradığı cümleyi bulamıyordu. Salalar veriliyordu. Günlerden Cuma olduğu için. Yok yok, adamın yaşadığı yerde ölen biri için verilen hep kısık bir tonda hoparlörden söylendiği için, belki de sadece ölünün yaşadığı mahallenin camisinden okunduğu için, adamın salaların okunmasını Cuma namazıyla ilişkilendirmesi normaldi. Adam yürüyordu. Şadırvanlarda bir karmaşa, cami tuvaletlerine girip çıkanlar, gasil hanenin bugün en mutlu günü. Çünkü ne bir ölü, ne de bir diri çalmıştı kapısını bugün. Adam yürüyordu. Manzara büyüleyici olmasına rağmen yürüyordu adam. Yok yok, sandığınız gibi değil, adam bazen dini bütün bazen bütün bir adamdı ve yürüyordu.
Adam, başka bir adamla karşılaşırken hala yürüyordu. Adam diğer adamla yürümeye başlamıştı. Bir kahvehane, birkaç bardak bol küfürlü demli çay, bir kahvehane tuvaleti ve içeride kendisini karşılayan keskin bir sidik kokusu. Adam, ellerini yıkarken, kurulamanın telaşına kapılmıştı. Adam çıktı yürüdü diğer adamın yanına, ona nazik bir dille kendisinin önemli bir işi olduğunu, kendisini mazur görmesini isteyip ayrılırken bir anlığına, kısa bir süre de olsa oturabildiğini anlamıştı. Ama yürüdüğü yolun kenarındaki camekânlar hiç de öyle söylemiyordu. Çünkü adam görünüşe bakılırsa hala yürüyordu. O zaman bu bir hayaldi. Oturabilme hayali. Bırakın oturabilmeyi nasıl konuşabilmişti? Hem de kendi gibi bir adamla? Yok yok, böyle bir şeyin hayali bile saçma sapandı. Çünkü sapan görmeyeli çok olmuştu ve attığı taş bırakın iki kuşu, bir kuşun bile kanadını sıyırmamıştı hiçbir zaman. Adam amma düşünmüştü. Düşünmenin sorgulamakla aynı olduğunu düşünmekle, düşünmenin düşünü görüyordu. Adam yürüyordu. Adam düşünerek yürüyordu.
Adam yürüyordu. Edepli edepli, hayalı hayâlı, yürüyordu adam. Adamın hayası hiçbir hayâsızlığa imkân vermiyordu. Ve adam yürüyordu. Gözlerinde Versace’den aldığı bir at gözlüğü, kolunda hakiki Çin malı bir Citizen saat, sırtında tefe-tüfe fiyatlarını doldurduğu küfesi… Adam sen de… Yürüyordu. Yürümek salgına iyi gelir! Adam yürüyordu ve kaçak sigara kokulu o enfes nefesindeki mikropları, salıyordu yürüdüğü kaldırımlara, yanından geçen nazenin gırtlaklara, ketum suratlara, pamuk ellere ve tablalardaki hamsilere… Adam artık bir şeylere neden olmanın sevinciyle, üzülüyordu. Adam yürüyordu.
Adam yürüyordu.
Adam yürüyordu.
Adam yürü.
Yordu,
Adam,
Adam,
Yürüyoruluyordu…
Adam yürümek üzereydi. Hatta attığı ilk adım yürümek olarak sayılırsa, basbayağı yürüyordu. Yani yürümeye başlamıştı desek; adamın içindeki çelişki zerreciklerinden birinin, soluduğu havada uçuştuğunu anlayabiliriz. Yine yürüyor adam. Adı “Yürüyen Adam”, bu yakıştırma ne kadar yakışıksız kaçsa da, yürüyen bir adama ilk koyacağımız tanım, “Yürüyen Adam” dır.
Yürüsün yürüsün adam. Birkaç it ürüsün, birkaç kervan yürüsün. Yürüsün ki kapitalizmin namı yürüsün. Her neyse adam yürüyordu. Hayır, yağmur yağmıyordu ve gecenin bir yarısı da değildi o yürürken. Güpegündüz bir gündüz vaktiydi. Ve adam yürür adımlarla yürüyordu.
Ana avrat dümdüz gidiyordu adam. Yürüdüğü yol sapaksız, bükümsüz, dörtyolsuz dümdüz bir yoldu çünkü. Bu çukur bu yolundu. Adam çukuru takip etse, vardığı yerde varlığının farkına varacaktı. Varamadan var olamazsın diyordu içinden bir ses. (bu cümlenin sonunda enfes kelimesinin kullanılması, yazar tarafından bir an için düşünülmüş, hatta uyak oluşturması için bir cümle uydurulmuş ama sonra koyver gitsin anlayışı benimsenerek vazgeçilmiştir.) Bütün bunlardan adamın haberi yoktu ve adam mallamasına yürüyordu. Ve mal fiyatları küçükbaşlara oranla yüzde elli daha pahalıydı. Yanından geçerken bir celeple müşterinin konuşması hatta hırlaşması ve tokalaşmasına şahit oluyordu adam. Yürüyordu.
Adam yürüyordu. Kahkaha sesleri… Naylonvari… Poşet gibi… Gülümsemeler kilo işi satılıyordu hızla içinden geçtiği insan pazarında. Dengesiz bir haykırış duyuluyordu ve adam yürüyordu. Kulaklarda İsrafil’in düdüğü. Bethoween’ın duyduğu bu ses miydi? Tanrı kıyameti böyle mi haber veriyordu? Adam kulaklarını var gücüyle zorlamasına rağmen bir türlü kabartamadı. Hem adam, adam haliyle kabartma tozunu nerden bulacaktı? Adam yürüyordu. Adamın ensesinden dökülen kıl taneleri kılcal damarlarını sıkıştırıyor olmalıydı ki durup durup, sırtını kaşıyordu bin türlü zahmetle. Ki zahmet dediğin başlı başına bir yüktür. Ha bin türlü ha bir türlü. Adam kaşına kaşına, kaşıdığı yerler aşına aşına, derisi tırnak aralarına taşına taşına yürüyordu. Adam yürümesine yürüyordu. (Aması yok)
Adam yürüyordu. Bir elinde diğer eli. İmam misali, cübbesi yoktu. Hep Ahmet’in suçu, yine kaçırmıştı cübbeyi. Karasını, kapkarasını hem de. Beyaz cübbenin ne anlamı vardı ki karası olmadıktan sonra. Adam yürüyordu. Şükrediyordu yürürken. Tanrım, Müslüman olmak ne zordu. Şükretmesini bile doğru düzgün bilmiyordu. Yanından geçtiği sakat adamın iki bacağının nerede olduğunu düşünürken, ayağı kayıp düşen bir insana neden gülüyordu? İki bacak yürümek için en idealiydi tabii ki. Adam tadını çıkara çıkara yürüyordu ve ona değmeyen yılanın bininci doğum gününe daha çok vardı. Adam yürüyordu. Oysa adam hala yürüyordu.
Adam yürüyordu. Gibiydi adam. Benzetilecek bir şey olmadığı için sadece edattı. Gibi edatının bir şeyle benzeştirilme ilişkisinin olmaması, adamı kendi adına mutlu olmaktan öteye götüremiyordu. Ve eline yıllardır geçmeyen zarf, hangi cümlenin zarfıydı? Adam o cümlenin peşinden yürüyordu. Cümlesini tanıyordu yanından geçenlerin. Ama bir türlü aradığı cümleyi bulamıyordu. Salalar veriliyordu. Günlerden Cuma olduğu için. Yok yok, adamın yaşadığı yerde ölen biri için verilen hep kısık bir tonda hoparlörden söylendiği için, belki de sadece ölünün yaşadığı mahallenin camisinden okunduğu için, adamın salaların okunmasını Cuma namazıyla ilişkilendirmesi normaldi. Adam yürüyordu. Şadırvanlarda bir karmaşa, cami tuvaletlerine girip çıkanlar, gasil hanenin bugün en mutlu günü. Çünkü ne bir ölü, ne de bir diri çalmıştı kapısını bugün. Adam yürüyordu. Manzara büyüleyici olmasına rağmen yürüyordu adam. Yok yok, sandığınız gibi değil, adam bazen dini bütün bazen bütün bir adamdı ve yürüyordu.
Adam, başka bir adamla karşılaşırken hala yürüyordu. Adam diğer adamla yürümeye başlamıştı. Bir kahvehane, birkaç bardak bol küfürlü demli çay, bir kahvehane tuvaleti ve içeride kendisini karşılayan keskin bir sidik kokusu. Adam, ellerini yıkarken, kurulamanın telaşına kapılmıştı. Adam çıktı yürüdü diğer adamın yanına, ona nazik bir dille kendisinin önemli bir işi olduğunu, kendisini mazur görmesini isteyip ayrılırken bir anlığına, kısa bir süre de olsa oturabildiğini anlamıştı. Ama yürüdüğü yolun kenarındaki camekânlar hiç de öyle söylemiyordu. Çünkü adam görünüşe bakılırsa hala yürüyordu. O zaman bu bir hayaldi. Oturabilme hayali. Bırakın oturabilmeyi nasıl konuşabilmişti? Hem de kendi gibi bir adamla? Yok yok, böyle bir şeyin hayali bile saçma sapandı. Çünkü sapan görmeyeli çok olmuştu ve attığı taş bırakın iki kuşu, bir kuşun bile kanadını sıyırmamıştı hiçbir zaman. Adam amma düşünmüştü. Düşünmenin sorgulamakla aynı olduğunu düşünmekle, düşünmenin düşünü görüyordu. Adam yürüyordu. Adam düşünerek yürüyordu.
Adam yürüyordu. Edepli edepli, hayalı hayâlı, yürüyordu adam. Adamın hayası hiçbir hayâsızlığa imkân vermiyordu. Ve adam yürüyordu. Gözlerinde Versace’den aldığı bir at gözlüğü, kolunda hakiki Çin malı bir Citizen saat, sırtında tefe-tüfe fiyatlarını doldurduğu küfesi… Adam sen de… Yürüyordu. Yürümek salgına iyi gelir! Adam yürüyordu ve kaçak sigara kokulu o enfes nefesindeki mikropları, salıyordu yürüdüğü kaldırımlara, yanından geçen nazenin gırtlaklara, ketum suratlara, pamuk ellere ve tablalardaki hamsilere… Adam artık bir şeylere neden olmanın sevinciyle, üzülüyordu. Adam yürüyordu.
Adam yürüyordu.
Adam yürüyordu.
Adam yürü.
Yordu,
Adam,
Adam,
Yürüyoruluyordu…
1 Haziran 2013 Cumartesi
HİKMET USTA
cemil aydın
Üç kızım var. Birisi memleketimde üniversite okuyor. Diğer ikisini getirdim yanıma. Daha okula yazdırmadım. Hele birkaç hafta daha geçsin yazdırırız evelallah. Artık burada bitirirler liseyi, kazanırlarsa üniversiteyi. On dokuz sene buradayız nasipse. Yap işlet devret usulü satışa çıkarılan ekmek fabrikası ihalesini kazanan patronum bir aksilik olmaz götürürüz bu işi diyor ya bakalım.
Tuttuğunu koparır bizim patron. Beş şehirde fırınları var. Hepsi tam teçhizatlı. Öyle odun ekmek falan zannetmeyin. Büyük fabrikadır. Bir taraftan veriyoruz hamuru, diğer taraftan ekmek çıkıyor. El değmeden ekmek çıkartıyoruz. He şunu derseniz: “El değmeden ekmek çıkıyor madem, siz ne halt edersiniz?” Cevabı veririm efendim. Gavurun icadı da insan gibidir. Dört dörtlük değildir canım. Nasıl ki bizim kusurumuz var, onun da kusurları var. Bakarsın hamurları üst üste yollamaya kalkar, ayırırsın. Bakarsın güzel bıçak atmaz hamura, bıçak atarsın. Uyanık olacaksın her daim. Arada bir yorulan, dalıp giden, muhabbete tutuşan elemanlar olur. Ben fırının ustabaşısı Hikmet ağabey olarak müdahale ederim aksaklıklara. Makinenin hızı ne zaman işçinin hızını geçer: “Ha gayret!” “Haydi ağalar maşallah” “Size hamur mu dayanır be, koca şehri doyurursunuz evelallah!” derim de hırslandırır, hızlandırırım elemanlarımı. Ekmek kazanıyor onlar da ben gibi. Bir çocuk gibi isterler ki yaptıkları iş görülsün, beğenilsin. Ben de arada böyle yağlarım onları. Ama hata oldu mu iyi de kalaylarım. Burası babamın yeri değil. Ekmek yediğim yer bana ustabaşısın dedi. Ben ustabaşı Hikmet, ekmek yediğim yere ihanet etmem. Adalet sağlamak benim işim. Zordur ama elimden geleni yaparım. Kusurum vardır elbet. Evde üç kız, bir karıyla zor uğraşan ben yirmi dokuz işçinin sorumluluğunu almışım. Nasıl hepsinin gönlünü hoş tutayım. Bir bölümün molası on dakikaysa, öteki bölümün molası on bir dakika olmayacak. Oldu mu kızarır, homurdanır bazı elemanlarım. Şaşmaz bir saatleri vardır. Her işçi hassastır saatlere. İşbaşı yaparken o kadar hassas değiller ya neyse, günahı boyunlarına. Kimi zaman ben de dinlenemem ama ustabaşıyım. İşi yürüten benim. Patron, mühendis geldi mi işçiye bir şey demez. Gelir beni bulurlar. Vallahi işçiyle hiç münasebet kurmaz. Bazen işler iyi gider denk getirdiğine bir “Merhaba!” der, alışık olmayan elemanlarım “Bana demedi herhal!” deyip kafasını çevirmeden işine bakar. Patronun çalıştığımız yere indiği –büyük patronun uğrayacağı zamanlara denk gelir- zamanlar beni çeker bir köşeye bildiği şeyleri bana sorup işiyle ilgilendiğini gösterirdi. Ben patronla konuştuğum vakit işçiler ilk molada yanıma gelir, patronla ne konuştuğumuzu sorarlar, içinde biriktirdikleri tüm şikâyetleri bana söylerlerdi. Bazen bitmeyen sorulardan, sızlanmalardan sıkılırım, kan beynime sıçrar:”Çıkın ağalar yukarı, müdür odasının yeri belli. Sorun ne merak ediyorsanız. Sinirlenirim garibanlara; ama acırım bir yandan. Hepsinin kendine göre dertleri vardır.
Mesela bizim pişirici Bayram. Sivaslı Bayram. İstanbul’da da birlikte çalıştık. Bilirim delikanlı adamdır, ekmeğine bakar. Vallahi on beş saat çalışsa sesi çıkmaz, ne iş versen halleder. Böyle adama kurban olayım canım. Neyse bizim Bayram memleketine gönderir kazandığını. Kendisi çok para harcamaz zaten. Fırının mescidinde yatar kalkar. Odasında yatağı, üç beş kıyafetini koyduğu küçük bir dolabı, patronun hediye ettiği üç kişilik koltuğu vardır. Yemek zaten hazır gelir, kirası yok. Çarşıya çıktığında bir kahvede üç beş çay içer, uykusuzluğu göze alırsa Fenerin maçını seyreder. Ne kadar harcayacak? Yollar parasını anasına. Anası cahil kadındır. Bir kızı var yakın köye verdikleri: Halime. Bayram evvela ablasını arar, ablası da bir fırsatını bulup ilçeden parayı çeker anasına götürür. Anası yastık kılıfına sıkıştırdığı paraların birazıyla evin ufak tefek ihtiyaçlarını aldırtır, kalanını oğlunun çeyizi için biriktirir. Kocası İbrahim’e kalsa oğlunu evlendiremezler. Üç kuruşluk emekli maaşını gençliğinden beri günahına yoldaşlık eden halasının iki oğluyla yer bitirir. Eve zil zurna sarhoş girdiği için çoğu zaman yatağında uyuyamaz. Kimi zaman dışarılarda, kimi zaman evinin önünde sızar. Zor bela anahtarı deliğe denk getirip kapıyı açtığı zamanlarda evin muhtelif yerlerinde uyurmuş. Evimin erkeği diyerek sineye çekermiş kadıncağız. Bizim Bayram bakmış okuldaki dersleri kafa almıyor; babasının kendine hayrı, evine getireceği parası yok almış çantasını atmış kendini İstanbul’a. Bayramdan bayrama gördüğü teyzesinin evinde birkaç hafta kaldıktan sonra bizim fırına maya getiren eniştesinin sayesinde bizim fabrikaya işçi olarak girdi. O sıra işlerimiz yoğun. Seçim mitingleri başlamış. Partilerden, mitinge gelenlere dağıtılmak üzere hazırlanacak sandviçler için ekmek siparişi almışız. Binlerce ekmek çıkartıyoruz. Haliyle işçiye ihtiyaç var. Bizim Bayram’ın şansı varmış ki tam sıkışık zamanımızda kapağı attı fırına. Git gide alıştı fırına. Kendini kanıtladı. Patron Bursa’da bir fırın daha açtı. Beni ustabaşı olarak oraya götüreceğini söyleyince iş bilir birkaç adamı da yanımda götürmek istedim. Rica ettim patrona, Bayram’ı yanımda götüreceğim dedim. Sağ olsun kabul etti.
İstanbul’dan getirdiğim diğer elemanımın adı Ahmet. Markalı ürünlerin korsanını üreten küçük bir dükkânda çalışmış, ustası maaşı az tutunca bırakmış işi. Bir süre işsiz kalmış. İşsiz zamanında halasının kızıyla düğün yapmış. Yavuklusunu Bitlis’te bırakıp askere gitmiş. Tek gün izin kullanmadan askerliğini bitirip memleketine dönmüş. Döndüğünün üçüncü günü patronumuzu tanıyan bir hemşerisinin ricasıyla işe alınmış. Bırakmış garibim karısını yine düşmüş yollara. Biraz para biriktirip döneceğim diye teskin ediyormuş karısını. Ahmet biz Bursa’ya geldiğimizin haftasında İstanbul’a gelmiş. Patron rica minnet işe aldığı bu çocuğu çalıştıracak yer bulamayınca ben devreye girdim. Ahmet’in Bursa’daki fabrikaya gelmesini, orada elemana ihtiyaç olduğunu söyledim. Patronun aklına yattı, kabul etti. Ben de Ahmet’i aradım. Yığınla yalan söyledim ikna etmek için. Bak burada şartlar iyi, parası da daha fazla. Sigortanı da dosdoğru yatıracaklar. Öyle asgari ücret alıyormuş gibi sigorta yatırma sahtekârlığı olmayacak burada. Ahmet ikna olmuştu ama iş değişikliğini fırsat bilip yine Bitlis’e gitmek istediğini söyledi. Yeni evlidir, idare ederiz diye sesimi çıkarmadım. Ahmet bu gidişinde bir hafta kaldı Bitlis’te. Toplam on gün yüz göz olduğu karısının alnını, çileli anasının ellerini, ölü babasının toprağını öpüp yola çıktı. O gün bugündür çalışır bizimle. Bana saygıda kusur etmez ama çok da yüz vermez. Kızgındır kandırıldığına. İte kaka bir buçuk ayı bitirdi. Bayrama bir hafta var şimdi. Heyecanlı tabi, memleketine gidecek. Utana sıkıla geldi yanıma. Bir şey söyleyecekmiş gibi oluyor: “Bugün düne göre iyi pide çıktı” , “İftara da az kaldı.” benzeri havadan muhabbetlerle asıl söylemek istediklerini kendine saklıyordu. Ne sakladığını az çok tahmin ediyordum.” Kaç gün tatil yapacak?”, “Maaşını bayramdan önce alabilecek mi?” Merak ediyor. Patrona sorarım senin durumu dedim. Anlaşıldığından memnun gülümsemesiyle kısık sesle: ”Sağ ol Hikmet Ağabey.” dedi. Patronun yanıma teftişe geldiği bir an güç bela açtım mevzuyu. Bizim Ahmet dedim, Bitlis’e gidecek ya, kaç gün izin vereceğiz? Patron aldırmaz göründü. Makinelerin etrafında gezindi. Tam ayrılacağı sırada: “Arefe sabahı gitsin, bayramdan sonraki ilk gün burada olsun.” dedi. Tamam dedim; ama ben Ahmet’e nasıl diyeyim kardeş sana dört gün izin verdi diye. İki günü yolda geçecek zaten. Ben ne yapayım. Emir kuluyum ben de. Patrona gitmeden benim izin mevzusunu açtım. Sen de kandilde git, bayramdan sonra da beş gün izin yaparsın. Bayramdan sonra işler biraz azalır, seni idare ederler dedi. Allah razı olsun patronumdan ki izni bol tuttu. Patron gider gitmez depoya girdim. Hanımı arayıp, müjdeyi verdim. Hanım pek sevindi, arkadan çocukların ince çığlıkları geliyordu. Şu dünyada eşi, çoluk çocuğu sevindirmekten güzel ne var be! Ne için çalışıyoruz unun kepeğin içinde? Gururluyum, Allah utandırmasın. Ahmet’e de çok izin verseydi patron! Ne söyleyeceğim çocuğa şimdi? Olsun ben işime bakayım. Ben ustabaşı Hikmet, ekmek yediğim yere ihanet etmem. Burası babamın yeri değil canım. Emir kuluyum. Ne söylenirse onu yapıyorum. Döndüm işimin başına. Üç kazana mayayı verdim. Üç kıza bayramlık lazım. Yola çıkacağız bilet almak lazım. Bir kız üniversitede ona da bayramlık para lazım. Kazanlar dönüyor, dakikaya hazır evelallah. Başım da dönüyor, acıkmadım vallahi. Bir sürahi su yeter iftara. Şu fırının sıcağında nasıl geçer Ramazan dedik ama rabbim veriyor kolaylığını. Sen yeter ki iyi niyetle davran!
-Ağabey konuştun mu, ne zaman yola çıkacağım ben?
-Allah iyiliğini versin be Ahmet!
-Ağabey kazan kendi kendine dönüyor, sen bakma boşuna. Dalarsın maazallah makine vicdansız.
-Hadi oradan hergele! Ustana ders verecek kadar piştin mi sen?
-Ağabey dersi sen ver, izin işi ne oldu sen ondan haber ver?
-Ahmetim konuştum patronla. Arefe çıksın, bayramdan sonraki ilk gün burada olsun dedi.
-Bayramdan sonraki ilk gün mü? Vay dünya yıkıla! Hiç gitmeyim.
-Vallahi Ahmet, patron böyle buyurdu. İstersen sen de git bir konuş. Sanmam ki caysın dediğinden.
-…
Döndü gitti. Akşam hanıma telefon açacak. Verecek müjdesi olmayacak garibimin. Adalet sağlamak senin işindi hani Hikmet Usta. Sen aradın sevindirdin hanımı, elin garibanı boynunu büktü gitti. İpler patronun elinde Hikmet Usta. Parası olanın keyfince adalet. Sen olmayan adaletin bekçisisin. Sen işine bak Hikmet Usta. Üç yüz lira fazla alıyorsun herkesten. Sesini soluğunu kes, mani olma evin rızkına anlık hışımlarla. Hadi kazanlar durdu, hamur hazır. Gönder bakalım. Haydi beyleeer! Son kazanlar geliyooor! Hay maşallah! Haydi bismillah! Elemanlarım son gayretleriyle koyuldular işe. Benim işim bitti Allaha şükür.
30 Mayıs 2013 Perşembe
KAVRAMLAR VE İLKELER-EDEBİYAT ÜZERİNE NOTLAR
sezai karakoç
1.İslam uygarlığının temel ilkesi olan mutlaklık aleminin bu dünya penceresinden görülen bir manzarasıdır. Bu dünya aslında o dünya metnine bir çıkma, bir dipnotudur. Ama zihnimizde ve ruhumuzda bu dipnotu, bu çıkma, ana metinden hiç ayrılmaz. Ona öteki dünyanın gölgesini ve izdüşümünü düşürmemiz, onu küçültmez, büyütür. Çünkü böylece o,mutlaklıktan bir soluk almış olur.
2.Modelin direnişini kırmadır soyutlama. Onun doğayla bağı kırılmadıkça, oradan kuvvet almadıkça sanatçıya baş eğmez, teslim olmaz. . Bu yoldur ki doğanın kalbine ulaştırır onu. Kalbini kazanır ve onu kendine uymaya razı eder. İkinci son ve eserin oluşunu bütünleyen işi de kendi ruhunu o soyutlanıp da hazır hale gelmiş eser tablosuna üflemektir.
3.Onun işi yaratıştan bir yaratış çıkarmak, varlıklardan yeni bir varlık, var olanlardan yeni bir var olan türetmektir.
4.Valery: İlk mısra Tanrı vergisi sonrası çalışma!
5.Yetenek gerçekte Tanrı’nın verdiği ilk genel güç ve izindir. Çalışma ve girişim de özel izni koparmak içindir.
6.Hz. İsa’nın hayatından ve sözlerinden bir soyutlamayla çarmıha gerilme öyküsünü uydurarak, yeni bir hayal, Tanrı hayali doğurarak insanlar üzerinde sanatsal bir etki yapmak istediler. Lirik ve trajik bir öyküyle insanların gönlüne girmeyi denediler. Gerçeği kurban etme pahasına da olsa. Bunda da bir dereceye kadar başarılı oldular. Hakikatten fedakârlık ettiklerini sanatla kapatarak. Başarı gerçeğe yeğlendi.
7.Evet, Hıristiyan sanatında önce sanat, din için kullanılmak istenmişse de giderek din sanat tarafından kullanılmıştır. Bu eğilim Tolstoy ve Dostoyevski’ye hatta günümüz sanat ve edebiyatına kadar devam eder. Kuran-ı Kerim’in şairler suresinde değinilen nokta aslında bu değil midir? Dinle sanatın ilişkisi. Yunan mitolojisi ve Arap şiirinden tutun da İncil şairlerinin, dini sanatları uğruna hoyratça harcamalarına işaret yok mu onda? Sanat Kuran’da asliyle belirtilmiş fakat sınır tanımazlığındaki tehlikeler de gösterilmiştir. Sağlıklı sanatın çizimidir bu.
8.Din dindir, sanat sanattır; ikisinin ilişkisi olsa da. Oysa Hıristiyan sanatında ve dininde ikisi birbirine karışmıştır. Grek dünyasında da bu böyleydi. Bu karışma sonunda her ikisinde de bir soysuzlaşma, yozlaşma oldu.
FİZİKÖTESİ VE SANATÇI
Sanatçı adeta bilmediğimiz bir dünyadan bir kaza sonucu dünyamıza düşmüş bir yaratıktır. Yani fizikötesi yaşantılı bir kazazede… İşi gücü bu yabancılığı gidermeğe çalışmak olacaktır sanatçının öyleyse. Bazılarının sandığı ya da iddia ettiği gibi o,yabancılaşmamış, yabancılaştırılmamıştır. Düpedüz yabancıdır o. Yabancı gelmiştir ve yabancıdır. Ona düşen bu yabancılığı ortadan kaldırmak, şu dünyaya alışmaktır. Dünyayı tanımalıdır ilkin. Ona seslenmeli, dost olduğunu söylemelidir. Onun gönlünü kazanmalıdır.
Ama bu kolay iş midir? Ne kadar bu dünya diliyle söylese de, o geldiği ülkenin sesleri ve sözleri araya karışmakta ve dünyalılarda bir kuşku uyandırmaktadır. Kendini ele vermektedir hep o. Oysa ne kadar gizlenmek istiyor, saklamaya uğraşıyor kendini. Maske üstüne maske, maske üstüne maske takıyor
Halledilecek bir muamma vardır sanki. Kimi zaman çözüm adeta bir çılgınlık şeklinde belli bir objenin üzerinde aranır. O objede gereğinden fazla eğleşilir çoğu kez. Durulup durulup bir başka objeye, kimi zaman bir objesizliğe, bir objesizlikten başka bir objesizliğe atlanır,fırlanılır…
Ararken adeta bulmamacasına aradığından durmadan dolambaca durmadan dolaylıya gittiğinden yitik daha yitik olacaktır. Sonunda belki anlar bulamayacağını ama arama tek başına arama bir buluş denli değerlidir; görür bunu. Yabancı kalma bir yazgıdır belki onun için. Onu anlayacak ve ondan sonra da bu dünya yerli yerine oturacaktır kendinde.
SANATÇI VE REALİZM
Halledilecek bir muamma vardır sanki. Kimi zaman çözüm adeta bir çılgınlık şeklinde belli bir objenin üzerinde aranır. O objede gereğinden fazla eğleşilir çoğu kez. Durulup durulup bir başka objeye, kimi zaman bir objesizliğe, bir objesizlikten başka bir objesizliğe atlanır,fırlanılır…
Ararken adeta bulmamacasına aradığından durmadan dolambaca durmadan dolaylıya gittiğinden yitik daha yitik olacaktır. Sonunda belki anlar bulamayacağını ama arama tek başına arama bir buluş denli değerlidir; görür bunu. Yabancı kalma bir yazgıdır belki onun için. Onu anlayacak ve ondan sonra da bu dünya yerli yerine oturacaktır kendinde.
SANATÇI VE REALİZM
1.Soyutlanış ve uzaklaştırılış, çarpıtılış veya değişime uğratılış başka anlam ve amaçlara dönüştürülüş, onların insanda aynı duygu ve düşünceleri uyandırma özelliğini kaybedecek derecede olmamalı. Hatta tam tersine sanat eserindeki duygu ve düşünce okurda daha büyük bir şiddetle benzerlerini doğuracak ve insanı büyülemişçesine etki altına alabilecek bir özellikte olmalı.
2.Tabiata olan dikkatini yitiren sanatçı, giderek ölü bir soyutlamanın mahkûmu olacaktır. Tarihin, insanlığın ördüğü eserler ağının üzerine eğilmeyi terk eden sanatçı, dış realitenin katı kabuğunu kıramayacak, fotoğrafçı veya röportajcı sınırının ötesine geçemeyecektir. Kendi eserlerinin kurallarına fazla bağlı kalan sanatçı da kozasının içine hapsolan ipek böceği gibi kendi kendini geçmişinin mezarına gömmüş olacaktır.
3.Nesneyi yere sermelidir sanatçı. Ama bir kere onu yendikten sonra yenilenin onurunu geri vermek gerekecektir. Şerefli bir tutsaktır çünkü o.Nesneyi nesnelikten çıkaran sanatçı bu kez ona yeniden nesnelik onurunu iade edecektir. Rastgele bir ölü yıkayıcısı değildir o.O,onu yıkıyorsa diriltmek istediği içindir. O,iksirle yıkar ölüyü. Ve ölü bu kez okuyucusunun elinde dirilir.
4.Nesneyi öğretmişlerdir bize. Ama bu sanatçı için yeterli değildir. Gerçi öğrenirken bile kendine göre öğrenmiştir aslında; bir muzipliği bir arıta arıta damıta damıta alışı vardır; fakat gelen bilgi bloklar halinde gelmektedir. Kolay değildir tümünü denetlemek, gözden geçirmek. Zaman ve fırsat yoktur. Toplum standartçıdır. Bu aşamalardan ne kadar şahsi kalarak geçilirse geçilsin, kolektif olan anonim olan ağır basacaktır. Ama onun alnına sanatçı olacağı yazılmıştır. Gün gelecek bütün bu peşin yargıları, depo edilmiş kitle bilgilerini, eşyaya bakışını kendi trajedisinin yüksek fırınına atmak, onları yakmak küle çevirmek zorunda kalacaktır. Büyük sınav günü gelmiştir artık. Handiyse nesne yok olacaktır. Fakat o tümüyle yok olmamak için bu yanık küllerden efsanevi kuş gibi eşyayı yeniden diriltip canlandırmak zorundadır.
ŞAİR
1.Şiir sanatı kadar millet sanatı olan başka bir sanat yoktur… Şiirde milli damga zorunludur… Dil ve kelimeler onu dolaysız millet malı yapar. Şair milletine kafasıyla, gönlüyle ve ruhuyla yapışıktır. Alınyazısı milletinin alınyazısıdır. Kendi alınyazısını da milletinin alınyazısı yapar. Milletini yaşar şair hep. Aşırılıkları da hep bu ortak ruh yaşamasından, mizaç ve karakter özdeşliğinden kaynaklanır çoğu kez.
2.Şairlerini görmeyen millet kendini görmüyor, şairlerini yaşamayan millet yaşamıyor demektir.
ŞAİR AHLAKI
Şairliğini, şiirini olanca içtenliğiyle alkışlayan toplum nedense onun da bir insan olma, bir toplum önderi olma hakkını tanımak istemez. O ancak şairdir ve şair kalmalıdır, bunun dışına çıktı mı sınırını aşmış olur. Şairlerin kişiliğine toplumların bakışı çok peşin yargılı ve çoğu kez şaşılacak kadar çocukçadır. Onları ya şen şatır, ya da tam gama gömülmüş kabul eder toplum. Bu yüzden onun politik ya da toplumsal bir girişimini yadırgar. Onun ahlakı, şiir yazma ahlakından ibaret kalmalıdır insanlara göre.
ŞAİRİN TRAJEDYASI
1.Şairler ve düşünürler de tarihin arka yüzünü yazmışlardır. Tarihçi ile onları bir araya getirmeden tarihi anlamak olanaksızdır.
2.O insanlık tragedyasında soluk aldıran bir gedik açmak için, kendi trajedisini unutmak zorundadır.
3.Tutkular virtüözüdür şair; ancak onların tutsağı olmayarak.
4.Rahatı ve refahı hep görmeli o,seyretmeli. İçinde ve dışında çalkalamalı ama refah ve rahatın adamı olmamalı. Daldığında çıkması gecikmemeli. Dalıp çıkması bir olmalı. Şairin düşmanıdır genellikle zenginlik ve rahat. Ama onlar umut edemeyecek kadar uzaklarda olmamalı. Onları kendi öz elleriyle itecek kudrette ve iradede olmalı. Yoksulluk hep onu duyarlandıracaktır ama mümkünse onu çökertecek kadar uzun ve etkili olmamalı.
5.Şair insanların dalkavuğu değildir elbet. Dalkavukluktan en ırak olan odur. Ama insanlar her zaman onu izleyemezlerse, onlara anlayışla bakmak ve onların kendisine erişmeleri için sabırla beklemek, gereğinde onlara güç vermek için okşayıcı olmak hükmündedir.
6.Şair nedir? Kelimelerdeki hayatı bulandır. Hayattan ve tabiattan daha güçlü bir hayatı. Hep bu hayatı ortaya koydukça yaşanan hayat ona karşı çıkacak, karşılıklı direnç, çekiş ve gerilimden, şairin tragedyası doğacaktır.
ŞAİRİN YENİDEN DOĞUŞU
Çağ ondan hiçbir şey vermemek karşılığında her şeyi ister. Onun ruhunu, geleceğini ister. Geçici ün için gerçek ve sürekli ününü ister. Doğar doğmaz ölen alkışlar karşılığında, gelecek çağları dolduracak alkış çınlayışlarını ister.
ŞİİRDE İNSAN
Şiirin gerisinde insan olmalıdır. Her çağda her şiirle yenilenen. İnsansız şiir tez ölür. Şiirimizdeki bazı serüvenler iyi olmayan örnekleriyle tepki ya da ilgisizlik uyandırıyorsa, insansızlıklarındandır o şiirlerin. Şiirine insan ya da insanlık fonunu koymayanlar kaybedecek, okur, şiirlerinde, bozuk bir geometriden başka bir şey bulunmayanları fark edecektir hemencecik.
ŞİİR VE MANTIK
1.Yeni şiirin klasik şiirden farkı fon olarak düşünceni yanı sıra şuuraltını davranışları benliğin en geniş anlamıyla vaziyet alışını da seçmesidir. Yeni şiirin oluşunda zekânın payı eski şiiri kat kat aşkındır gerçi. Ama günümüz şirinde zekânın hüküm payı şiiri bağlamaktadır daha çok. Şiirin çıkışı klasik şiirdeki gibi yalnız zekâdan ötürü değil. Klasik şiir düşünceyle başlıyor, kafiye ve ölçü ile dinlendiriliyordu. Yeni şiirse en az düşünceyle başlıyor, ancak zekâ ile dinlendiriliyor.
2.Yeni şiir Eskimo şiirlerine benzeyecek, zenci türkülerini andıracak, papirüslere yazılan şiirleri hatırlatacaktır. Benzeyecek, andıracak ve hatırlatacaktır.
ŞİİRDE FORM
Bir şiirin içindeki kelimeler artık bildiğimiz mücerret kelimeler değil şiirin kelimeleridir. Şiirin içinde yeni bir varlığın şartlarıyla vardır onlar.
ŞAİR VE GELENEK
1.Şiiri sevme daha evvelki şairlerle ruh ilişkisini kurmakla başlar şiirde.
2.Gelenek şairin ilk dünyasıdır. Kendine güveni ilk onda duyar. Bu içe işleyiş yetenek noktasına kadar ilerler ve onunla birleşirse, kişi şairliğe adım atmış demektir.
3.Etki kendini bulması ve yoklaması içindir. Bundan sonra etkide kurtulma çabasındadır şair. Buna da gelenekle hesaplaşma dönemi diyebiliriz.
DİRİLİŞ ÇAĞINDA ŞİİR VE ŞAİR
Şiir ve şair ölmeyecektir. Çünkü insan ölmeyecektir. Çünkü hakikat ölmeyecektir.
Etiketler:
Dostoyevski,
Sanatçı ve Realizm,
Sezai Karakoç,
Şair Ahlakı,
Şair ve Gelenek,
Şairin Trajedyası,
Şairin Yeniden Doğuşu,
Şiir ve Mantık,
Şiirde Form,
Şiirde İnsan,
Tolstoy,
Valery
3 Mayıs 2013 Cuma
NİSAN YAĞMURUNDA ERZURUM DÜŞÜ
cemil aydın
İnsan hatıralarla yaşar. Yaşattıkça geçmişini, hayatı duyumsar. Soluk almak gibidir geçmişi hatırlamak. Yaşamanın emaresidir. Bakmayın siz geçmişe takılıp kalmayın diyenlere! Geçmişe takılmakta bir beis yok. İş hatırlanacak geçmişimizin olmasında. Yoksa geçmişin bize bir şey yaptığı yok efendim.
İnsan hatıralarla yaşar. Yaşattıkça geçmişini, hayatı duyumsar. Soluk almak gibidir geçmişi hatırlamak. Yaşamanın emaresidir. Bakmayın siz geçmişe takılıp kalmayın diyenlere! Geçmişe takılmakta bir beis yok. İş hatırlanacak geçmişimizin olmasında. Yoksa geçmişin bize bir şey yaptığı yok efendim.
Bugün yağmurlu bir Nisan günü. Tam da güneşe, sıcaklara alışmışken bulutlar karardı, yağmurlar döküldü. Bu yağmur da nereden çıktı diye düşünerek içimde anlamsız bir sıkıntıyı büyütüyordum ki aklıma öğrenciliğim geldi. Dolayısıyla Erzurum. Yanılmıyorsam Mayıs’ın 12’si. Kar yağıyordu. Nasıl da düşmüştük sokağa! Tabiatın güzel bir latifesiydi bu. Arabaların camları gözükmüyordu. Soğuktan korunmak için silikonlarla korunmuş pencereler yavaş yavaş açılıyordu Erzurum’un evlerinde. İnsanlar tabiatın bu şakasını hayranlıkla seyrediyordu. Eğer: “Bütün kış Erzurum’a yağan neydi, ilk defa yağmıyor ya bu kar. Nedir bu hayranlık?” derseniz cevabım şudur:
İnsan zaman denen uçsuzluğu bölmüş zihninde. Yıllara, mevsimlere, aylara, günlere… Mayıs’ta baharın sonu, yazın başlangıcıdır. Bu mevsimleri belirleyenler ve Türkiye’nin her şehrine aynı mevsim şeridini gönderenler, bu milletin çocuklarına Türkiye’nin her yerinde aynı anda aynı mevsimleri yaşıyormuş gibi mevsim planlayanlar Erzurum’a uğramamışlar. Eğitimin izleri çabuk silinmiyor tabi. Mayıs bir aydır; yarısı bahar, yarısı yazdır dedik amma Erzurum’un cevabı yaman oldu: Erzurum hoştir; yarısi gış, yarısı garagıştir. Hülasa Erzurumlu da öğrenmiş Mayıs bahardır diye, baharı bekliyor karın yağacağını bile bile.
Metropolde çile olan burada neşedir. Neşelendik efendim. Kar bu, şairin yüreğini kabartır. Gezmeye başladım Erzurum’un sokaklarını. Fakülteden yokuş aşağı yürümeye başladım. Sabah kahvaltısız gitmiştim derse ama ninemin öğüdü kulağımda:”Tahin pekmezini kaşıkla oğul, için ısınsın.” İçimi ısıtıp çıktım ama tahin pekmezle karın doymuyor. Önce karnımı doyurmak istiyorum. Hemen sapıyorum ara sokaklara. Doğru Gözyaşım Lavaş’a. İsmine tutulduğum o dükkâna. Gözyaşım Lavaş’a sizi götüren nedir derseniz, anlatayım efendim.
Efendim Erzurum’da ilk yıllarım. Metropolde yetişmişiz. Tedirgin ve ürkeğim haliyle. Fakülte yolunu otobüs güzergâhıyla öğrenmişim. Yürüdüğüm zaman bu güzergâhta gidip geliyorum. Sabah harekete başlıyorum dolmuş gibi, akşam dönüyorum dolmuş gibi. Şehre zamanla ısındıktan sonra, meraktır, ara sokaklara dalayım dedim bir gün. İşte o gün buldum Gözyaşım Lavaş’ı.
Dükkâna gelmiştim. Beş adımlık bir dükkân. Bir kadın, bir erkek ve küçük bir kız çocuğu var içeride. Selam verdim, selam aldım. Ocağın sıcaklığını hissettim. Yiyeceğim kadar lavaş istedim. Dükkân sahibi biraz daha beklememi, yeni çıkan lavaşlardan vereceğini söyledi. Beklemiştim. Küçük çocuğa takılmıştı gözlerim. Camın buğusuna belli belirsiz şekiller çiziyordu. Aklıma yakın zamanda okuduğum mısralar üşüşmüştü:
Sayfa yok, kitap yok, tebeşir yok/ Eğer cam olsaydı pencerede/ Yavrularımın hohlamasını isterdim/ Neler olup bitti/ Yazsınlar diye parmaklarıyla.
Lavaşlar hazır dedi dükkân sahibi. Lavaşlarla ve aklımdaki mısralarla çıktım dükkândan. Biraz da peynir almaya niyetlenmiştim. Yolun aşağısında çorbacıları geçtikten sonra sola doğru yokuş aşağı peynirciler sıralanmıştır. Peynircilerin bulunduğu sokağa doğru yürüdüm. Hemen ilk dükkâna girip peyniri aldım. Peyniri aldıktan sonra geriye sıcak bir kahvehane bulmak kalmıştı. Nereye gideceğimi düşündüm. Erzurumlu dostum Adnan’ın tarif ettiği bir kahvehane vardı: Katran Çay Evi. Tesadüfen gördüğü ve çayını içtiği bu mekânı, gittiği gün bana da haber vermişti. Sizin de ilginizi çektiği gibi Adnan’ın da ilgisini çekmiş dükkânın ismi. Girmiş, çayını içmiş. İsmiyle müsemma katran gibi çaymış. Gerçi Adnan çayın katrana benzeyenini sever, memnun olmuştur haliyle. Beni de götür bir gün demiştim. Ama fırsat bulup gidememiştik. O an yanımda Adnan da yoktu. Metropol ürkekliği baskın çıktı. Vazgeçtim Katran Çay Evi’ne gitmekten. En iyisi elmalı pasta yediğimiz çayevine gitmekti. Hasankaleli hafız dostum Ahmet’le gelmiştim buraya ilkin. Küçük bir dükkândı. Girişte solda çay ocağı, ortada bir soba, sobanın etrafında birkaç küçük masa ve iskemleler. Sağ tarafta seki. Biz o sekiye otururduk her zaman.
Çayevinin yolunu tuttuğumda o sekinin sıcaklığını hissetmiştim. Buranın çayını çok severdim ama dükkân sahibinin karısının yaptığı leziz elmalı pastaları daha çok severdim. Çoğu vakit buraya gelir elmalı pastalarımızı yer çayımızı yudumlar, dükkânın hemen yan tarafındaki Ulu Camii’ne namazımızı kılmaya giderdik. Her zaman yaptığımız gibi yaptım. Lavaşa bir güzel dizdim peyniri, sıkı sıkı sardım, çayımı yudumladım. Çıkarken de bir tane elmalı pasta attım ağzıma.
Ezan vakti yaklaşıyordu. Abdesti caminin bitişiğindeki çeşmeden almıştım. Efendim, üşümüştüm biraz ama olsun. Eski çeşmelerde tarih saklıdır. Tarihin o necip, latif suyuyla yıkadım azalarımı. Bu çeşmeyi seviyordum. Bir de İnşirah Sahaf’ın dibindeki Yazıcı çeşmesini.
İstanbul birçok padişahın yaptırdığı şatafatlı çeşmeleriyle meşhurdur. Çoğunu gezdim, gördüm ama suyu akan bir çeşme göremedim. Suyu akmayınca neye yarar o şatafat? Erzurum’un çeşmeleri gürül gürül akıyordu. Evliya Çelebi’nin boyun kalınlığında olmasa da!
Tarihin öz suyuyla temizlendikten sonra ezanla camiye girdim. Öğlen namazını kıldık huşuyla. İmamın tilavetini dinledik. Erzurum’un yaşlılarıyla musafaha ettikten sonra dışarı çıktım.
Dışarı çıktım. Burası Erzurum değil İstanbul. Artık öğrenci değilim, öğretmenim. Gözyaşım Lavaş’ta gördüğüm o kız çocuğuyla akran öğrencilerim var. O gün aklımdan geçen mısraların düşünü gerçekleştiriyorum.
Az sonra ekmek almaya gideceğim. Fırında Erzurum’un lavaşına benzer bir lavaş bulamam. Evde süpermarketten aldığımız peynir var. İstanbul’un kahvehaneleri de sobalı değil, doğalgazlı artık. Çay evinden çok, kıraathane isimli oyun salonları var. Elmalı pasta bulurum elbet ama tarihi çeşmenin suyuyla demlenmiş semaver çayına benzer bir çay bulamam efendim.
Bugün yağmurlu bir Nisan günü. Geçmişimi hatırladım, Erzurum’da bir Mayıs gününü. İnsan anılarla yaşar efendim. Anımsıyorum. Yaşıyorum öyleyse. O vakit anımsayalım efendim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)