16 Şubat 2014 Pazar

EŞYAYA HAYAT VEREN ŞAİR: SEDAT UMRAN


 cemil aydın


Sedat Umran Ay Vakti aracılığıyla haberdar olduğum bir şair. Maalesef ölümünden sonra tanıdığım Sedat Umran için Ay Vakti’ndeki yazıları dikkatle okudum. Ömrünün son yıllarını, huzurevinde geçiren şairin hayat öyküsü ilgimi çekmişti. Bir şairin ömrünün son yıllarını insanlardan uzakta, yalnızlık içerisinde tüketmesi vicdanımı yaralamıştı.

Sedat Umran’ın eşyalara ruh veren şiirlerinden bazı örnekleri okuyunca kitaplarını okumak için kendime söz vermiştim. Bu sözümü yaklaşık 6 ay sonra tuttum. Erzurum ziyaretimde şairin Akşam Şiirleri ve Akşamın Kaması adlı şiir kitaplarını aldım.

Şiirlerini kafiyeli ve hece ölçülü yazan şair, kullandığı imgelerle duyarlılığıyla A.Haşim şiirlerini akla getiriyor. Akşam üzerine yazdığı şiirlerini topladığı Akşam Şiirleri kitabında bunu rahatlıkla fark edebiliyoruz.

Şiirlerinde günlük hayatımızda kullandığımız eşyaları rahatlıkla kullanan şair, duygularını somut bir dille ifade eder. Onun şiirleri anlaşılırdır. Şiirde söylemek istediğini açıkça söylemek isteyen bir tavrı benimser. Şaire göre şiir günlük hayattadır. Basit gördüğümüz işlerimizde, eşyalarımızdadır.

Elmayı, armudu, pergeli, mandalı, karpuzu(çekirdeğiyle birlikte),dişi, uçamayan uçakları, uçan sandalyeleri, şemsiyeyi, yarasaları, tavus kuşunu, topal böceği, sarmaşıkları, hoparlörü, yumağı, makarayı, süpürge ve faraşı, balgamı şiirlerinde kullanmış bir şairdir Sedat Umran.

Sedat Umran doğayla, eşyayla bütünleşen bir şairdir. Eşyanın bir ruhu olduğuna inanır. Onların da insanlar gibi dertlerinin olduğunu anlatır şiirlerinde.

Umran Masa adlı şiirinde şöyle der:

Canı sıkılır elbet, hep ayakta durmaktan
Böylesi daha iyi boyuna oturmaktan.”

Masanın can sıkıntısını hisseden Umran, dizelerin devamında masayı teselli etmekten geri durmuyor.
Masadan bahseden şair iskemleden bahsetmezse olmaz:

“Masanın çevresinde atsaydı bir tur
Uyuşukluğundan sıyrılırdı iskemle

Yorulmaz mı hep ayakta durmaktan
Keşke çömelebilseydi iskemle.”

İskemlenin de ayakta yorulacağını düşünüyor Umran. İskemlenin tabiatı gereği yapamayacaklarına üzülüyor.
Sedat Umran mandala övgüler düzen bir şairdir:

“Sen ey cambazlar cambazı
Bücür mandal
Sarkıt bacaklarını
Asılı kal!

Sana tehlikelerle
Oynamak yaraşır
Canı acısa da sesini çıkarmaz
Isırdığın çamaşır.”

Eşyaların derdiyle dertlenen bir şair hayvanları düşünmeden durur mu? Bakın Topal Böcek şiirinde Umran neler diyor:

“Kırık bacağınla topallıyorsun
Aklına gelir miydi bir şair sorsun

Kim seni böyle sakat bırakan
Alçıya alırdım bacağını bulaydım imkân

Bacakların upuzun ama ipince
Sevinmez misin bir şair seni sevince!”

N.Sami Banarlı’nın Sedat Umran şiiri üzerine değerlendirmesini Akşam Şiirleri kitabının son sayfasında okudum:

“Eşyaya hayat veren, dışımızdaki varlıkları içimizdeki alemde duyan, düşünen, sevinen veya ıstırap çeken birer canlı mahlûk halinde bir defa daha yaratmak sizin şiir anlayışınızın ruhunu teşkil ediyor.”

Banarlı bu övgüyü yapmaklar birlikte - o zaman için(1948)- Umran’ın şiirlerinde ses unsurunun bir parça ihmal edildiğini söylüyor.

Banarlı’nın bu tespitinin izlerini bazı şiirlerde görüyoruz. Şiiri tıkayan aliterasyonlar, kâfiye kaygısıyla kullanılan yersiz kelimeler Umran’ın şiirinin aksayan yönü.

Sandık şiirindeki iki dizeden yola çıkalım:

“Onlar irili ufaklı hayal bohçaları
Bazısı sapasağlam, eskimiş çokçaları.”

İkinci dizede kullanılan “çokçaları” kelimesi kafiye kaygısıyla kullanılmış. Çoğulluk anlamı veren bir kelimeye çoğul eki ekleyerek anlamsız bir kelime oluşturmuş. Bu anlamsızlığı göz ününe almayıp sadece kelimeyi bir kere seslice tekrar etmemiz kelimenin şiirsellikten uzaklığını görmemize yetecektir.
Esinti şiirinde de kafiye kaygısıyla şiirin akışkanlığını bozuyor Umran:

“Gezinir bir esintinin
O görünmez parmakları
Saçlarının arasında

Bulabilecek mi bakalım
İstediği kadar arasın da?”

“arasında” kelimesiyle oluşturulmak istenen kafiye şiirselliği bozuyor. Okuyucuyu şiirden uzaklaştırıyor.

Genel olarak baktığımızda Sedat Umran şiiri günlük hayatla iç içe, eşyayla ve doğayla barışık bir şiir. Çoğu şairden farklı olarak eşyaları ilginç bağlamlarda şiirinde kullanan bir şair. Bu özelliğiyle kendine ayrı bir yer edindiği muhakkak. Ancak salt bu farklılığın Umran’ın şiirini geleceğe taşıyacağını düşünmüyorum. 

14 Şubat 2014 Cuma

KUTLAMA VESİLESİYLE ÖYKÜMÜZÜN AHVALİ ÜZERİNE BİR DEĞİNİ



cemil aydın


Anma ve kutlama vesilesiyle hatırlanan birçok gün var takvim yapraklarında. Bunlardan bir kısmı unutuluyor, bir kısmı yüzeysel bir şekilde ele alınıyor, çok az bir kısmı ise hakkı verilerek kutlanıyor.

Öykünün yaygınlaştırılmasına ve edebiyattaki yerinin daha iyi tahlil edilebilmesine ortam oluşturduğundan, şu zamana kadar öykü için emek verenlerin hatırlanmasına sebep olmasından dolayı bu gün hatırlanmaya değer bir gün:

14 Şubat Dünya Öykü Günü!

Öykü, son zamanlarda edebiyatın içinde oldukça parlayan bir tür. Romanın gölgesinde kalmanın şikâyetiyle yakınan öykü severler artık biraz daha rahat olmalı. Öykülerin varlık alanı edebiyat dergileriyle sınırlıyken, artık öykü kitapları birbiri ardına basılıyor ve kitapçılardaki yerini alıyor. Öyküye göre daha bütüncül olan, 90’lardan sonra piyasanın edebiyatı sermayeleştirmesiyle daha kolay servis edilebilir bir tür olarak roman her ne kadar ön planda olsa da son zamanlarda türler arası geçişkenliğin artmasıyla öykü daha ön planda. Giderek daha da önem kazanacağına inanıyorum.

Genelde bireyselliğin ön planda tutulduğu edebiyatımızda; siyasal, toplumsal ve ekonomik koşulların etkisindeki yazarlar yeni biçim arayışlarına yöneldi. Dil; kapitalizmin etkisiyle reklama bulandı, slogana yaslandı, küresel piyasanın etkisine açıldı. Piyasanın kendi değerleriyle yeniden organize ettiği edebiyatımızda anlam taşıyıcısı olarak dil, yazarın iç dünyasını yansıtmada yetersiz kaldı; posası çıkmış bir dille oluşturulan metin, bir kapan gibi yazarını tuzağa düşürdü. İnsan ve dil arasındaki bu modern ilişki öykünün istikametini böylece değiştirdi.

Öykü bu durum içerisinde deneysel girişimlerle ilerlemeye çalıştı. Her yazma sürecinde yazar öyküyü yeniden yarattı. Bu tutum öykünün alanının genişlemesine ve öykü türünü deneyenlerin sayısının artmasına neden oldu. Peki, bu nicel artış öyküyü nereye götürür?

Eğer öykücü kadim görevine uygun olarak zamanın tanıklığını bireyler üzerinden gerçekleştirir bireyi ferahlatırsa öykü daha iyi yerlere gelebilir. Buna mukabil yazılan deneysel metinler gelenekten kopuk, zamanın ruhundan uzak,  ferdi sızlanmalarla doldurulmuş metinlere evrilirse öykü için tehlike çanları çalmış olur. Son zamanlarda artan hareketliliği de saman alevi olarak adlandırmakla iktifa etmiş oluruz.

Deneysel girişimlerin öykü açısından bir riski de “türler arası geçişkenlik”.  Derinlikli anlatımdan uzak ferdi sızlanmaların öykü olarak kabul edilmesi edebi bir risktir. Çoğu vakit yazarın bile herhangi bir türe yerleştiremediği metinler kabaca düzyazı ya da anlatı olarak kabul ediliyor. En temel yaklaşımla edebiyatı duygu ve düşüncelerin belirli bir sistemle okuyucuya aktarma olarak tanımladığımızda türler elbette sonradan belirlenen sistemli ayrışmalardır. Adı ne olursa olsun mühim olanın okuru ya da kitleyi yönlendiren yığının beğenisinde saklı olduğunu düşünerek öykünün anlatıya ya da düzyazıya evrimi doğal kabul edilebilir. Ancak okunurluğu artırmanın hevesi öykünün özüne ve biçimine zarar vermektedir.

Öykü özünde anlatmaya dayalı bir türdür. İnsan hayatının başlangıcına döndüğümüzde Hz. Adem ile Hz. Havva’nın dünyada cennet hayatını anlattıklarını görürüz. Onlar da yaşanılan geçmişe özlem vardı. Geçmişi bugüne getirme hevesiyle anlattılar. İnsanoğlunun anlatma isteği bir sürgünle başlamış oldu böylece. Adem ve Havva anlattıkları öykünün kahramanlarıydılar. Bir dertleri vardı ve bu dertlerini anlatıyorlardı. Öykü tüm türlerde olduğu gibi anlatılacak bir derdin varlığıyla oluşur. Gerçek ya da gerçeküstü kurgusuyla anlatılanlar hakikatin bir damarına ilişir ve topluma şifa olur. Öyküde anlatılanlarla hakikat arasında sağlam bir köprünün olduğunu söyleyebiliriz. Yaşanılan anın ya da geçmişte yaşanmış bir anın şimdiye getirilişinde bir vasıta olan öykü insanlara yol açar. Ferdin ve ileri safhada toplumun düşünsel terakkisine katkıda bulunur.

Öykünün işlevini düşündüğümüzde son zamanlardaki deneysel girişimlerin bu işlevle ne kadar uyuştuğunun tartışılması gereken bir mevzu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Anlattığına değil daha çok nasıl anlattığına önem veren yazarların elinde öykü ne hale gelmiştir? Öykünün orta yerinde soluğu kesilen zayıf kahramanların okuyucuya katkısı ne olabilir?

Soruların sayısını artırabiliriz. Elbette vereceğimiz cevapların daha da nitelikli olmasının şartı soruların fazlalaşmasıdır. Bu yazı da bazı soruların muhataplarına iletilmesine ve yeni soruların sorulmasına vesile olması için yazıldı.

Umarım 14 Şubat Dünya Öykü günü plaketlerin bolca dağıtıldığı sıradan törenlerle,  resmi konuşmalarla geçiştirilmez. Özgün fikirlerin ortaya çıkmasına, öykünün yakın geçmişinin mercek altına alınmasına, soruşturmaların yapılmasına vesile olur.


27 Ocak 2014 Pazartesi

YAMALI MANTO

 
cemil aydın
 
Çilek tarlalarından verim alamamıştım. Yağmur çok zamansız ve şiddetli yağmıştı. Çileklere bağladığım borçlar şimdi daha da kabaracak kimsenin yüzüne bakacak halim kalmayacaktı.
Böyle olmasında suç kimindi?
Borç almak bir suç muydu? Değildi elbet. İki çocuğum okula gidiyordu. Kurban bayramında karıma manto alacaktım. Karımın yama yaparak idare ettiği elbiselerin artık yama yapılır tarafı kalmamıştı. Karıma elbiselerin kusurunu örtecek bir manto almalıydım ki gittiği yerlerde küçük düşmesin. Eğer almazsam kimseye misafirliğe gitmeyecekti. Gülşen, eskimiş elbiselerini saklamak için mantosunu çıkaramamaktan usanmıştı. Fazla oturunca evin hanımı fırsatını bulup: “Gülşen, çıkartsana mantonu.” diyor o da ne yapacağını şaşırıyordu. Son misafirliğimizde : “Yahu siz geliyorsunuz diye cayır cayır yakıyoruz sobayı, Gülşen hala mantoyla oturuyor.” denilince karım verecek cevabı olmadığından alelacele bir şeyler uydurup toparlandı. Pancar gibi kızaran yüzünü benden kaçıran karım, bana olan hiddetini gizleyemiyordu. Yüzü gülsün diye aldığım manto onu daha çok üzmüştü.
Olanların sorumlusu ben miydim?
Baharda çilekleri yağmur çürüttü, yazın fındıkları hastalık vurdu, dağdaki kestaneleri domuzlar yedi. Buğday desen para kazanmak için değil toprak boş kalmasın, el aleme rezil olmayalım diye ekiyoruz. Getirdiğinden çok götürdüğü var meretin. Aklıma geldikçe yoruluyorum. Zaten ne yormuyor ki insanı parasızken. Fakirlik çekilir çekilmesine ama sefalet bitiriyor adamı. İnsanlıktan çıkartıyor. Para kazanmanın bir yolunu bulmalı. Para kazanmanın bir yolunu bulmalı…
Para kazanmanın bir yolunu bulup dağdan kaçak odun getirdiğim zamanları hatırladım. Parasızlıktan kıvrandığımız zamanlar yine. Remzi ağabeyle oturuyoruz kahvede. Ağabey hapisten yeni çıkmış. Mısırların arasına keneviri ekip yakayı ele verince… Neyse ki çabuk çıkmış, kaldığı yerden para kazanmanın yollarını düşünmeye başlamıştı. Ne kadar parasızlık çekse de dişini sıkmış bir hal çaresine bakıp traktörü satmamıştı, ağaç desen ormanda yürümeye yer yoktu. “Bir kesi motor az biraz da benzin almaya parayı denkleştirdik mi? Tamam len Hüseyin. Oldu bu iş len he?”
Olmuştu. Son tavşankanı da geldi. Kahveci Zihni ocağı kapattı. Okumak istemeden gazetenin sayfalarını çevirdim. Çayı bitirip kalktım. Sabahtan işe koyulmak lazımdı.
Eve girdim. Işıklar yanmıyor. Soba sönmüş olmalı, ev buz gibi. Oda dağınık. Üşümemek için sarındığımız battaniyeler hala birinin sırtını sarıyormuş gibi dikilmişti. İçinde kimsenin olmadığından emin olmama rağmen battaniyenin dikilmiş tarafını bastırdım. Battaniyenin hemen yanında Gülşen’in yamalı mantosu… Koltuğa bitişik duran sehpada büzüşmüş peçeteler, kirli bir çay bardağı duruyor. Konuşacak bir şey kalmayınca insan lal kesilir de eşya dile gelirmiş. Şimdi şurada Gülşen otursa, üzgün bir yüzle beni karşılasa, hatrını sorsam yarım yamalak cevap verse, Remzi ağabeyle konuştuklarımı anlatsam, ne halin varsa gör dese; şu bıraktığı yamalı manto, büzüşmüş peçeteler ve kirli çay bardağından daha iyi anlatır mıydı halini?
Çıt çıkmıyordu. Bugün köpekler de başka sokaklarda koşturuyor olmalı ki bitmek bilmeyen ulumaları duyulmuyor. Perdelere balkonun hizasında biten sokak lambasının ışığı vuruyor. Odanın kapısı hafif aralık. Üşüyorum ve üşümemin sebebi aralık duran kapıymış gibi gözümü dikiyorum kapıya. Sanki kapansa odaya bir sıcaklık yayılacak. Kafamdaki bulanıklık dağılacak, kendimi derin bir uykuya bırakacaktım. Ama kapı aralıktı. Bir ara dedem girdi içeri. Ölüler evi ziyaret eder, derdi rahmetli ananem. Aklımdan çıkmıyor. Dedem de ziyarete gelmişti. Başında kahverengi takkesi. Geniş alnı yine parlıyor. Sonra parlaklık gittikçe artıyor. Sokak lambalarının ışığına karışıyor dedem.
Çuvalcı Dede girdi içeri. Sırtımı karanlığın yuttuğu bahçeye açılan pencereye dönmeye korktuğumu belli edince, ailenin maskarası olmuştum. Çuvalcı Dede’nin bir gün beni çuvalına atıp köyün tepesindeki mezarlıkta etimi kemiğimden sıyıracağını hayal ediyordum. Çuvalcı Dede de nerden aklıma geldiyse. Rüyamda dedemle Çuvalcı Dede’nin yüzlerini hemen hemen aynı görürdüm. Bazı günlerin sabahında korkulu rüyalarımın etkisiyle dedemin yüzüne bakmaya çekinir, beni ısırmaya çalışarak sevmeye kalkıştığında nazlanır, içten içe öfke duyardım ona karşı. Şimdi aynı öfkeyi Çuvalcı Dede’ye duyuyorum. Neden bu kadar çok dedeme benziyorsun?
Kapı biraz daha aralandı. Deli Asiye ve Deli Fadime girdi içeri. Biraz yaşlanmışlardı sanki. Mahallemizin kardeş delileri. Delilerden çok korkardım. Hangisiydi bilmem, bir gün salyalarını tülbendinin kenarıyla silerken gözlerini bana dikmişti. Atkuyruğu saçları tülbendinin arkasından gözüküyor, bol eteği yolları süpürüyordu. Arkasından yavaşça yürüyordum. Korkmama rağmen içimde onu takip etmek için tuhaf bir istek duyuyordum. Merakla onu takip ederken yolun karşısında birkaç çocuğun ona küfür etmesine sinirlenen kadın, lastiğini büzerek eteğine tutturduğu ekmek bıçağını çıkarttı. Bana doğru gelmeye başladı. Hızla kaçmıştım. Hemen ara sokaklara girerek gözden kaybolmuştum. Aradan bir saat geçmeden geri döndüğümde ekmek bıçağını evimizin avlusuna açılan ağaç kapıya saplı bulmuştum. Uzun süre sokağa çıkamamıştım. Deli Asiye ve Deli Fadime balkon kapısına doğru yürüdüler. Bıçak hangisinin eteğinde?
Kapı biraz daha aralandı. Gülşen ağır adımlarla girdi odaya. Üç beş saniye sonra kapının solundaki dolabın üstünde duran cam kâseye düşen anahtarın sesi duyuldu. Belli ki kızgın ve yorgundu. Oturma odasının karanlığına terk ettiğim yamalı mantosu kederini artırmış, dayanma gücünü yitirmişti artık.
Gülşen odadan çıktı. Az sonra mutfağın gıcırtılı kapısı meşhur gürültüsüyle açıldı. Kapı sertçe duvara çarptı. Kapıları sertçe açtığım için bana kızardı her vakit. Kapı kolunun çarptığı yerin sıvasını iyice dökmüşüm. Yere düşen harcı süpürüp itinayla küçük bir poşete koyuyormuş. Bir gün tuzu ararken fark ettim. Sırrı ortaya çıkınca daha da rahatlayan Gülşen, aldırmaz bir tavırla ben evdeyken gelen komşularına beni kötüler, kapı kolunun çarpa çarpa eskittiği duvarı onlara gösterir, dökülen harcı biriktirdiği poşeti açarak bir güzel güldürürdü hepsini.
Acaba şimdi yine poşeti özenle sakladığı yerden çıkarıp dökülen harçları mı topluyor? Biri hıçkırıyor mu? Gülşen, ağlıyor musun?
 

17 Ocak 2014 Cuma

BEZM-İ GAM



cemil aydın


Kadın kapıyı açtığı gibi uzaklaşmıştı. Şaban abinin on üç yaşındaki kızı bizi karşıladı.

Adının Elif olduğunu sonradan öğrendiğim bu küçük kız, heyecandan inip kalkan incecik vücuduna geçirdiği eski elbiselerle daha da güzelleşmiş. Acıma duygusuyla gülümsedim. Anlamsız sesler çıkardım. Aniden elimi başıma götürüp saçlarımı düzelttim. Elif, bir kedi gibi gözlerini yumdu, başını eğdi. Utancından kıpkırmızı kesildi. Eliyle geçeceğimiz odayı gösterdi. Nedenini bilmiyorum; ama her zaman olduğu gibi tekli koltuğu kapmak için adımlarımı hızlandırdım. Amacıma ulaşmıştım. Hızlıca koltuğa bıraktım kendimi. Bu çabuk rahatlama isteğim misafirlere tekrar sarılmam gerektiğini anımsamamla yarıda kesildi. Halbuki hep beraber içeri girmiştik. Beraberce yürüdüğüm insanlarla sanki ilk defa karşılaşıyormuş gibi sarılmam gerekiyordu. Adettendi ve adetlere çoğu zaman ses çıkarmamam gerekiyordu. Sırasıyla Asım abiye, Eyüp hocaya ve babama sarıldım. Ah baba! Seni ne kadar çok özlemişim!

Şaban abi içeri girdi. Bin kez özür diledikten sonra: “ Karşılayamadık kusuruma bakmayın. Siz de kenefte olduğum vakti mi buldunuz gelmeye? Evhamlıyım işte kardeş, bırakmıyor şeytan yakamı.”

Eyüp hoca fırsatı kaçırmadı: ” Yarım kaldıysa gidelim Şaban!”  Şaban gülerek, Eyüp hocanın sırtını sıvazladı. Şaban abinin keyfi yerindeydi. Beklenen olmamıştı. Şaban sessizdir ama sessiz olanından korkacaksın demişti, babam. Korkmaya gerek kalmadı.

Benim çok korktuğum söylenemez. Şaban abiyi babamın beni zorla götürdüğü dualardan tanırım. Sessiz, sakin bir adamdır. Kimse bir şey sormazsa ağzını açmaz. Garibandır. Kütahya’da göç vere vere hepi topu 50 kişi kalan köyün maişet derdine o da dayanamamış, ya nasip deyip düşmüş yollara. Soluğu burada almış. Bir tekstil fabrikasında gece bekçiliğine başlamış, sonra aynı fabrikanın deposuna geçmiş. O gün bu gün depoda malları koliler durur ekmek parası için. Karısını birkaç kez annemle otururlarken hafif aralanmış kapıdan gördüm. Utangaçtır, sıkılgandır. Erkeklerle konuşmaz. Erkeğin olduğu yerden yangından kaçar gibi kaçar. Velhasıl karı koca ikisi de biraz yabani olduğundan çok da kanım ısınmamıştır kendilerine. Arada bir acıma hissederim. Annem, Şaban abinin karısının sızlanmalarını anlatırdı geldiği günler. Yoksulluklarını öyle bir anlatırdı ki ağlayacak olurdum. Gözlerimin dolmasına sebep annemin anlatışıydı. Kuran’ı dinlerken anlamadığı halde okuyanın tilavetine mest olan, ses yanıklaştıkça sağa sola sallanan Müslüman ahali gibi ben de annemin sesine tutulur, anlattığına dikkat etmezdim. Yine de aklımda kalanlar yeterliydi. Yoksulluk her doğan çocukla daha da artmıştı. Dört çocuk, bir kadını doyurmak zordu.  Çabalıyordu Şaban abi.

Ben biraz muhabbetten kendimi tecrit etsem de Eyüp hoca muzipliğine devam ediyordu.

-Şaban hiç boş durmuyorsun be. Beşinci çocuğu yapmışsın haberimiz yok! Çok hızlısın vallahi, yetişilmiyor sana da.

Yeni öğrenmiştim. Yoksul eve bir boğaz daha eklenecekti.

Asım abi araya girdi:

-Biz eşref saatini denk getiremiyoruz galiba. Bir kız var. Oğlan istiyoruz ama üç senedir tık yok. Sen şu suyu nasıl yürütüyorsun samanlıktan bir anlat bakalım Şaban.

Şaban abi gülümsedi. Kafasını yukarı kaldırdı. “Allah Allah” dedi duyulur duyulmaz bir sesle. Sağa sola çevirdi kafasını.

Eyüp hocanın duracağı yoktu:

-Ne kaldırıyorsun kafanı? Kafan yukarda mı yaptın beş veledi?

Herkes bir anda sustu. Yüzlerde patladı patlayacak bir kahkaha. Gözler Şaban abide. Şaban abi bandajlı gözünün üzerindeki kaşını kaldırmış.

Eyüp hoca sazı eline aldı bir kere:

-Mehmet hoca daha iyi bilir. Mübarek Cuma gününün sabahında ,ezan vakti, cima edersen Allah’ın izniyle çocuk düşermiş rahme. Öyle değil mi hocam? Bu Şaban da Cuma sabahları erkenci besbelli.

Babam kısık bir sesle geçiştirdi:

-Evet, haklısın.

Asım abi araya girdi:

-Eyüp hoca mahallenin ezanını sen okusan Şaban abi çocuksuz kalırdı desene.

Eyüp hoca Asım abinin hatırlatmak istediği olayı hatırladı. Tükürüğünü yuttu, boğazını gıcırdattı ve sol ayağının üstüne oturdu. Herkeste müphem bir gülümseme. Eyüp hoca başladı anlatmaya:

Daha önce bahsetmemişimdir size. Hele bir anlatayım. Zonguldak’ta, dur bakayım kaçtı,92 ya da 93 olacak. İmamım tabi o sıralar. Bir gece uykudan kalkmışım.  Çok yorgunum. Ağrımadık yerim yok. Kalkmışken saate bakayım dedim. Saat altıyı on geçiyor. Ezan saati gelmiş. Hızlıca giyindim tabi, abdestimi aldım. Fırladım sokağa. Laf aramızda içimden şöyle geçiriyorum: “Ulan Eyüp, böyle acele edersin de camiye gelip gelmeyeceği meçhul Ömer dede bir de sen… Bu ne acele. Yavaş git!” Uydum şeytana, yavaşladım. Ömer dedenin evinin önünden geçerim camiye giderken. Baktım ışıkları kapalı. İyice yavaşladım. Neyse sallana sallana girdim camiye. Başladım ezanı okumaya. Ezanı bitirdim, namazı kıldım, attım kendimi sokağa. Derken arkamdan bir ses… Yırtıyor kendini:

-Hocaaa! Hocaaa! Ne yaptın hocaaa?

Rıfkı’ydı. Ayyaş Rıfkı. Karısıyla geçinemez içer dururdu mendebur. Yine içmiş, atmış kendini sokağa zındık. Bekledim yanıma gelesiye kadar.

-Hayrola Rıfkı, ne bu sabah namazı vakti dışarıda. Karın mı kovdu yine?

-Ne sabahı, ne namazı be hoca! Daha gece yeni başladı be.

Bizim Rıfkı bir hoş olmuş. Salyalarını akıta akıta sırıtıyor. Tepemin tası attı.

-Ben de kabahat. Uydum bir ayyaşa da namaz niyaz konuşuyorum. Hadi git işine!

-Ayıp ettin be hoca! Hocaaa! Dur be hoca! İçerim ben her gece ama namaz vaktini bilirim. Ben Eyüp peygamberi bilirim haberin var mı? Bir anlatırdım anam hüngür hüngür ağlardı be. Allah rahmet eylesin güzel anama hoca! Amin de hoca!

Amin, dedim demesine de sinirliyim. Dişlerimi dudaklarıma geçirmişim. Rıfkı ayyaştı ayyaş olmasına da içime bir kurt düştü. Sarıldım kolundaki saate. Ne görsem beğenirsin. Saat gecenin üçü.

Odayı kahkahalar doldurdu. Şaban abinin kaşları ve keyfi yerinde. Asım abi işaret parmağını dudağına vuruyor devamını dinleyin dercesine.

Ya Şaban işte böyle. Allah bizi imtihan etti. Bir ayyaşla hem de. İmtihan etti etmesine de ben yine uslanmadım. İki kere iftarı erken ilan ettim. Bir kere yine Ramazan ayında sabah ezanını erken okudum. Ahalinin son sigaraları ağzında kalmış, içemeden atmışlar. Sözün özü benim ezanlara güven olmaz. Akreple yelkovanın yerini bazen karıştırıyorum. Sizin imamı bilirim Şaban. Toydur ama görevini iyi yapar. Şüphe etme sen, Cuma erken kalkmaya devam et.

Herkes öncekinden daha kuvvetli kahkahalarla çınlattı odayı. Şaban abi zaman geçtikçe Eyüp hocaya alıştı. Alıştı alışmasına ama vakit de epey geçmişti. Hasta ziyareti kısa olur, dedi Asım abi. Babam araya girdi:

-Bizim hangi işimiz kısa sürüyor ağabey? Bak Şaban’a. Tuvaletten çıkamadı. Lavabo aynası bizden çok gördü adamı be. Oturun bakam. Daha Elif kızım bize kahve yapacak.

Şaban abi görünen tek gözüyle işareti verdi kızına. Babam devam etti:

-Moral bozmaya değmez Şaban abi. Bu dünyaya iki gözle bakmanın gereği yok. Bu batası dünyaya tek göz bile fazla. Verilmiş bize bir ömür, tüketip gideceğiz. Hayat devam ediyor.

Şaban abinin gözleri dolmuştu. Elleri titriyordu.

-Söz vermişti abi. İyileştireceğim dedi. Zaten dolaşıyordum tek gözle. Ne diye umutlandırdı ki beni. Bende de suç var da… Kandım işte, kandım.

Sözün bittiği yerdi. Bir süre evin gürültülerini dinledi herkes. Kısık sesle açık televizyonun sesini, mutfaktan gelen fincan sesini, sokaktan geçen simitçinin sesini… Babam cama doğru kalktı.

-Hayri abi değil mi bu? Şu otobüste simit satan hani.

Tanıyordum. Öğlenci olduğum zamanlar bana da denk gelirdi okul dönüşü bindiğim otobüste. Fırından sıcak simitleri alır, ilçenin son durağında otobüse binerdi. Bir anda simitlerinin kokusu yayılırdı. Zaten evinde yiyeceği yemeğin hayaliyle yollara bakan yolcular bir zaman dayansa da ellerini ceplerine atıp Hayri abinin simitlerini alırdı. İndiğinde tezgahı koltuk altına alır, koşar adım yürürdü. Tek bir simit bile bırakmazdı satılmadık.

Eyüp hoca da konuya hâkimdi:

- Otobüstekiler beş parasızdı bugün herhal. Bağrındığına göre…

Asım abi de karıştı lafa:

- Zeki adam doğrusu. Para kazanmak için okula gerek yok. Düşüneceksin.

Şaban abi acı acı gülerek:

-Para kazanmak için kafanı çalıştıracaksın. Çok kazanmak istiyorsan başkasının kafasını kullanacaksın. Benim gibisi bol nasıl olsa.

Kahveler bitmişti.  Eyüp hoca ayaklandı. Bize müsaade, dedi. Müsaade sizin, dedi Şaban abi. Eyüp hoca bandajını öptü Şaban abinin. Asım abi yanaklarını sıktı, babam omzunu sarstı. Şaban abinin boynu bükük. Kulağı bekçilikten çıkarıldığını haber verecek telefonda.

 

 

14 Ocak 2014 Salı

MÜREFFEH


adnan sayım


Özgürleştikçe
Esirleşmek nedendir?
Tel örgüler, sıra sıra
Özgürlüğün çocuklarıdır
Lakin kimsecikler sevmez
Çekilirken ümidin sınırına

Ve

İkinciler,neden hep
Üçüncülerden daha
Az mutludur?

(Bu şiir Şehrengiz dergisinin 2011 Temmuz-Ağustos sayısında yayınlanmıştır.)

23 Aralık 2013 Pazartesi

UMURSANMAYAN GERÇEKLERİN BAHSİ


cemil aydın


İlkler mutlu olduğunda pembedir, hayalin rengidir
Mutluluk pudradır gerçeğin üstünü kapatır
Biraz da bundandır verdiği mutluluk
Aslında gerçeğin üstünü kapatan da biziz
Böyle olması gerektiği için belki
Çocuğun gece üstünü açma ihtimali gibi
Babayı tedirgin eder ya çocuğun üşütmesi
Öylesine tedirginim, gerçekleri üşütmüyorum
Aman üstü açılmasın gerçeğimin, ben mutluyum

Gerçekleri üşütmeyelim
Eğer üşütürsek anlarız gerçeklerin bizi üşüttüğünü
Anlarız gerçeğin içinin üşüdüğünü
Bunu anlamak, pahalıya mal olur
Zaten anlamak karlı değildir yerin üstünde
Yerin altında da kar etmez anladığın
Meğer iş inanmaktaymış, inandığından bahset bana
Yani kandığından, yani kandırıldığın şeylerden
Yani tüm hayatından, yani benden
Bahset yalanlara çıkan yollar boyu
Boyumuzu aşan şu hayatı elimize tutuşturduğu için
Tanrı’ya isyan etmek istediğinden
Mazlum kalmaktansa zalimleşmek istediğinden
Ama zalimliğine kefil bulamamaktan
İyiliğine tanık olanlardan yani seni iyi bırakan kötülerden
Neden bunca iyi olduğundan, iyi olmanın neye yaradığından
Bahset yalanlara çakılmış ömrümüzden, ölümümüzden
En güzel öldüğümüzdür yaşamak diyen şairden
Şiirlerin rüzgâr olduğundan bahset
Bana esmeyi anlat dendiğinde şarkıda
İçindeki çiçeklerin neden dalgalandığını anladığından
Şiirinde aslında farkına varmak olduğundan
İçinin farkında olduğundan, içten olduğundan yanişiirleştiğinden
Bahset dinlemek bu hayatın işiymiş,
Dinlersen dinlenirsin, içinin denizi o zaman diner.

22 Aralık 2013 Pazar

TEMBELİN ŞİİRİ


cemil aydın


Aylak bulutlar gökyüzünde
Dudaklarımda ıslık

Türküler söylerim balıklara
Sular parıldarken

Ağzımın kenarında taze dal
Sırtımı sıvazlar ceviz

Yaman bir gölgedeyim
Esniyor zaman

Susabilirim şimdi
Tembel bir uykuya dalıp