27 Ocak 2014 Pazartesi

YAMALI MANTO

 
cemil aydın
 
Çilek tarlalarından verim alamamıştım. Yağmur çok zamansız ve şiddetli yağmıştı. Çileklere bağladığım borçlar şimdi daha da kabaracak kimsenin yüzüne bakacak halim kalmayacaktı.
Böyle olmasında suç kimindi?
Borç almak bir suç muydu? Değildi elbet. İki çocuğum okula gidiyordu. Kurban bayramında karıma manto alacaktım. Karımın yama yaparak idare ettiği elbiselerin artık yama yapılır tarafı kalmamıştı. Karıma elbiselerin kusurunu örtecek bir manto almalıydım ki gittiği yerlerde küçük düşmesin. Eğer almazsam kimseye misafirliğe gitmeyecekti. Gülşen, eskimiş elbiselerini saklamak için mantosunu çıkaramamaktan usanmıştı. Fazla oturunca evin hanımı fırsatını bulup: “Gülşen, çıkartsana mantonu.” diyor o da ne yapacağını şaşırıyordu. Son misafirliğimizde : “Yahu siz geliyorsunuz diye cayır cayır yakıyoruz sobayı, Gülşen hala mantoyla oturuyor.” denilince karım verecek cevabı olmadığından alelacele bir şeyler uydurup toparlandı. Pancar gibi kızaran yüzünü benden kaçıran karım, bana olan hiddetini gizleyemiyordu. Yüzü gülsün diye aldığım manto onu daha çok üzmüştü.
Olanların sorumlusu ben miydim?
Baharda çilekleri yağmur çürüttü, yazın fındıkları hastalık vurdu, dağdaki kestaneleri domuzlar yedi. Buğday desen para kazanmak için değil toprak boş kalmasın, el aleme rezil olmayalım diye ekiyoruz. Getirdiğinden çok götürdüğü var meretin. Aklıma geldikçe yoruluyorum. Zaten ne yormuyor ki insanı parasızken. Fakirlik çekilir çekilmesine ama sefalet bitiriyor adamı. İnsanlıktan çıkartıyor. Para kazanmanın bir yolunu bulmalı. Para kazanmanın bir yolunu bulmalı…
Para kazanmanın bir yolunu bulup dağdan kaçak odun getirdiğim zamanları hatırladım. Parasızlıktan kıvrandığımız zamanlar yine. Remzi ağabeyle oturuyoruz kahvede. Ağabey hapisten yeni çıkmış. Mısırların arasına keneviri ekip yakayı ele verince… Neyse ki çabuk çıkmış, kaldığı yerden para kazanmanın yollarını düşünmeye başlamıştı. Ne kadar parasızlık çekse de dişini sıkmış bir hal çaresine bakıp traktörü satmamıştı, ağaç desen ormanda yürümeye yer yoktu. “Bir kesi motor az biraz da benzin almaya parayı denkleştirdik mi? Tamam len Hüseyin. Oldu bu iş len he?”
Olmuştu. Son tavşankanı da geldi. Kahveci Zihni ocağı kapattı. Okumak istemeden gazetenin sayfalarını çevirdim. Çayı bitirip kalktım. Sabahtan işe koyulmak lazımdı.
Eve girdim. Işıklar yanmıyor. Soba sönmüş olmalı, ev buz gibi. Oda dağınık. Üşümemek için sarındığımız battaniyeler hala birinin sırtını sarıyormuş gibi dikilmişti. İçinde kimsenin olmadığından emin olmama rağmen battaniyenin dikilmiş tarafını bastırdım. Battaniyenin hemen yanında Gülşen’in yamalı mantosu… Koltuğa bitişik duran sehpada büzüşmüş peçeteler, kirli bir çay bardağı duruyor. Konuşacak bir şey kalmayınca insan lal kesilir de eşya dile gelirmiş. Şimdi şurada Gülşen otursa, üzgün bir yüzle beni karşılasa, hatrını sorsam yarım yamalak cevap verse, Remzi ağabeyle konuştuklarımı anlatsam, ne halin varsa gör dese; şu bıraktığı yamalı manto, büzüşmüş peçeteler ve kirli çay bardağından daha iyi anlatır mıydı halini?
Çıt çıkmıyordu. Bugün köpekler de başka sokaklarda koşturuyor olmalı ki bitmek bilmeyen ulumaları duyulmuyor. Perdelere balkonun hizasında biten sokak lambasının ışığı vuruyor. Odanın kapısı hafif aralık. Üşüyorum ve üşümemin sebebi aralık duran kapıymış gibi gözümü dikiyorum kapıya. Sanki kapansa odaya bir sıcaklık yayılacak. Kafamdaki bulanıklık dağılacak, kendimi derin bir uykuya bırakacaktım. Ama kapı aralıktı. Bir ara dedem girdi içeri. Ölüler evi ziyaret eder, derdi rahmetli ananem. Aklımdan çıkmıyor. Dedem de ziyarete gelmişti. Başında kahverengi takkesi. Geniş alnı yine parlıyor. Sonra parlaklık gittikçe artıyor. Sokak lambalarının ışığına karışıyor dedem.
Çuvalcı Dede girdi içeri. Sırtımı karanlığın yuttuğu bahçeye açılan pencereye dönmeye korktuğumu belli edince, ailenin maskarası olmuştum. Çuvalcı Dede’nin bir gün beni çuvalına atıp köyün tepesindeki mezarlıkta etimi kemiğimden sıyıracağını hayal ediyordum. Çuvalcı Dede de nerden aklıma geldiyse. Rüyamda dedemle Çuvalcı Dede’nin yüzlerini hemen hemen aynı görürdüm. Bazı günlerin sabahında korkulu rüyalarımın etkisiyle dedemin yüzüne bakmaya çekinir, beni ısırmaya çalışarak sevmeye kalkıştığında nazlanır, içten içe öfke duyardım ona karşı. Şimdi aynı öfkeyi Çuvalcı Dede’ye duyuyorum. Neden bu kadar çok dedeme benziyorsun?
Kapı biraz daha aralandı. Deli Asiye ve Deli Fadime girdi içeri. Biraz yaşlanmışlardı sanki. Mahallemizin kardeş delileri. Delilerden çok korkardım. Hangisiydi bilmem, bir gün salyalarını tülbendinin kenarıyla silerken gözlerini bana dikmişti. Atkuyruğu saçları tülbendinin arkasından gözüküyor, bol eteği yolları süpürüyordu. Arkasından yavaşça yürüyordum. Korkmama rağmen içimde onu takip etmek için tuhaf bir istek duyuyordum. Merakla onu takip ederken yolun karşısında birkaç çocuğun ona küfür etmesine sinirlenen kadın, lastiğini büzerek eteğine tutturduğu ekmek bıçağını çıkarttı. Bana doğru gelmeye başladı. Hızla kaçmıştım. Hemen ara sokaklara girerek gözden kaybolmuştum. Aradan bir saat geçmeden geri döndüğümde ekmek bıçağını evimizin avlusuna açılan ağaç kapıya saplı bulmuştum. Uzun süre sokağa çıkamamıştım. Deli Asiye ve Deli Fadime balkon kapısına doğru yürüdüler. Bıçak hangisinin eteğinde?
Kapı biraz daha aralandı. Gülşen ağır adımlarla girdi odaya. Üç beş saniye sonra kapının solundaki dolabın üstünde duran cam kâseye düşen anahtarın sesi duyuldu. Belli ki kızgın ve yorgundu. Oturma odasının karanlığına terk ettiğim yamalı mantosu kederini artırmış, dayanma gücünü yitirmişti artık.
Gülşen odadan çıktı. Az sonra mutfağın gıcırtılı kapısı meşhur gürültüsüyle açıldı. Kapı sertçe duvara çarptı. Kapıları sertçe açtığım için bana kızardı her vakit. Kapı kolunun çarptığı yerin sıvasını iyice dökmüşüm. Yere düşen harcı süpürüp itinayla küçük bir poşete koyuyormuş. Bir gün tuzu ararken fark ettim. Sırrı ortaya çıkınca daha da rahatlayan Gülşen, aldırmaz bir tavırla ben evdeyken gelen komşularına beni kötüler, kapı kolunun çarpa çarpa eskittiği duvarı onlara gösterir, dökülen harcı biriktirdiği poşeti açarak bir güzel güldürürdü hepsini.
Acaba şimdi yine poşeti özenle sakladığı yerden çıkarıp dökülen harçları mı topluyor? Biri hıçkırıyor mu? Gülşen, ağlıyor musun?
 

17 Ocak 2014 Cuma

BEZM-İ GAM



cemil aydın


Kadın kapıyı açtığı gibi uzaklaşmıştı. Şaban abinin on üç yaşındaki kızı bizi karşıladı.

Adının Elif olduğunu sonradan öğrendiğim bu küçük kız, heyecandan inip kalkan incecik vücuduna geçirdiği eski elbiselerle daha da güzelleşmiş. Acıma duygusuyla gülümsedim. Anlamsız sesler çıkardım. Aniden elimi başıma götürüp saçlarımı düzelttim. Elif, bir kedi gibi gözlerini yumdu, başını eğdi. Utancından kıpkırmızı kesildi. Eliyle geçeceğimiz odayı gösterdi. Nedenini bilmiyorum; ama her zaman olduğu gibi tekli koltuğu kapmak için adımlarımı hızlandırdım. Amacıma ulaşmıştım. Hızlıca koltuğa bıraktım kendimi. Bu çabuk rahatlama isteğim misafirlere tekrar sarılmam gerektiğini anımsamamla yarıda kesildi. Halbuki hep beraber içeri girmiştik. Beraberce yürüdüğüm insanlarla sanki ilk defa karşılaşıyormuş gibi sarılmam gerekiyordu. Adettendi ve adetlere çoğu zaman ses çıkarmamam gerekiyordu. Sırasıyla Asım abiye, Eyüp hocaya ve babama sarıldım. Ah baba! Seni ne kadar çok özlemişim!

Şaban abi içeri girdi. Bin kez özür diledikten sonra: “ Karşılayamadık kusuruma bakmayın. Siz de kenefte olduğum vakti mi buldunuz gelmeye? Evhamlıyım işte kardeş, bırakmıyor şeytan yakamı.”

Eyüp hoca fırsatı kaçırmadı: ” Yarım kaldıysa gidelim Şaban!”  Şaban gülerek, Eyüp hocanın sırtını sıvazladı. Şaban abinin keyfi yerindeydi. Beklenen olmamıştı. Şaban sessizdir ama sessiz olanından korkacaksın demişti, babam. Korkmaya gerek kalmadı.

Benim çok korktuğum söylenemez. Şaban abiyi babamın beni zorla götürdüğü dualardan tanırım. Sessiz, sakin bir adamdır. Kimse bir şey sormazsa ağzını açmaz. Garibandır. Kütahya’da göç vere vere hepi topu 50 kişi kalan köyün maişet derdine o da dayanamamış, ya nasip deyip düşmüş yollara. Soluğu burada almış. Bir tekstil fabrikasında gece bekçiliğine başlamış, sonra aynı fabrikanın deposuna geçmiş. O gün bu gün depoda malları koliler durur ekmek parası için. Karısını birkaç kez annemle otururlarken hafif aralanmış kapıdan gördüm. Utangaçtır, sıkılgandır. Erkeklerle konuşmaz. Erkeğin olduğu yerden yangından kaçar gibi kaçar. Velhasıl karı koca ikisi de biraz yabani olduğundan çok da kanım ısınmamıştır kendilerine. Arada bir acıma hissederim. Annem, Şaban abinin karısının sızlanmalarını anlatırdı geldiği günler. Yoksulluklarını öyle bir anlatırdı ki ağlayacak olurdum. Gözlerimin dolmasına sebep annemin anlatışıydı. Kuran’ı dinlerken anlamadığı halde okuyanın tilavetine mest olan, ses yanıklaştıkça sağa sola sallanan Müslüman ahali gibi ben de annemin sesine tutulur, anlattığına dikkat etmezdim. Yine de aklımda kalanlar yeterliydi. Yoksulluk her doğan çocukla daha da artmıştı. Dört çocuk, bir kadını doyurmak zordu.  Çabalıyordu Şaban abi.

Ben biraz muhabbetten kendimi tecrit etsem de Eyüp hoca muzipliğine devam ediyordu.

-Şaban hiç boş durmuyorsun be. Beşinci çocuğu yapmışsın haberimiz yok! Çok hızlısın vallahi, yetişilmiyor sana da.

Yeni öğrenmiştim. Yoksul eve bir boğaz daha eklenecekti.

Asım abi araya girdi:

-Biz eşref saatini denk getiremiyoruz galiba. Bir kız var. Oğlan istiyoruz ama üç senedir tık yok. Sen şu suyu nasıl yürütüyorsun samanlıktan bir anlat bakalım Şaban.

Şaban abi gülümsedi. Kafasını yukarı kaldırdı. “Allah Allah” dedi duyulur duyulmaz bir sesle. Sağa sola çevirdi kafasını.

Eyüp hocanın duracağı yoktu:

-Ne kaldırıyorsun kafanı? Kafan yukarda mı yaptın beş veledi?

Herkes bir anda sustu. Yüzlerde patladı patlayacak bir kahkaha. Gözler Şaban abide. Şaban abi bandajlı gözünün üzerindeki kaşını kaldırmış.

Eyüp hoca sazı eline aldı bir kere:

-Mehmet hoca daha iyi bilir. Mübarek Cuma gününün sabahında ,ezan vakti, cima edersen Allah’ın izniyle çocuk düşermiş rahme. Öyle değil mi hocam? Bu Şaban da Cuma sabahları erkenci besbelli.

Babam kısık bir sesle geçiştirdi:

-Evet, haklısın.

Asım abi araya girdi:

-Eyüp hoca mahallenin ezanını sen okusan Şaban abi çocuksuz kalırdı desene.

Eyüp hoca Asım abinin hatırlatmak istediği olayı hatırladı. Tükürüğünü yuttu, boğazını gıcırdattı ve sol ayağının üstüne oturdu. Herkeste müphem bir gülümseme. Eyüp hoca başladı anlatmaya:

Daha önce bahsetmemişimdir size. Hele bir anlatayım. Zonguldak’ta, dur bakayım kaçtı,92 ya da 93 olacak. İmamım tabi o sıralar. Bir gece uykudan kalkmışım.  Çok yorgunum. Ağrımadık yerim yok. Kalkmışken saate bakayım dedim. Saat altıyı on geçiyor. Ezan saati gelmiş. Hızlıca giyindim tabi, abdestimi aldım. Fırladım sokağa. Laf aramızda içimden şöyle geçiriyorum: “Ulan Eyüp, böyle acele edersin de camiye gelip gelmeyeceği meçhul Ömer dede bir de sen… Bu ne acele. Yavaş git!” Uydum şeytana, yavaşladım. Ömer dedenin evinin önünden geçerim camiye giderken. Baktım ışıkları kapalı. İyice yavaşladım. Neyse sallana sallana girdim camiye. Başladım ezanı okumaya. Ezanı bitirdim, namazı kıldım, attım kendimi sokağa. Derken arkamdan bir ses… Yırtıyor kendini:

-Hocaaa! Hocaaa! Ne yaptın hocaaa?

Rıfkı’ydı. Ayyaş Rıfkı. Karısıyla geçinemez içer dururdu mendebur. Yine içmiş, atmış kendini sokağa zındık. Bekledim yanıma gelesiye kadar.

-Hayrola Rıfkı, ne bu sabah namazı vakti dışarıda. Karın mı kovdu yine?

-Ne sabahı, ne namazı be hoca! Daha gece yeni başladı be.

Bizim Rıfkı bir hoş olmuş. Salyalarını akıta akıta sırıtıyor. Tepemin tası attı.

-Ben de kabahat. Uydum bir ayyaşa da namaz niyaz konuşuyorum. Hadi git işine!

-Ayıp ettin be hoca! Hocaaa! Dur be hoca! İçerim ben her gece ama namaz vaktini bilirim. Ben Eyüp peygamberi bilirim haberin var mı? Bir anlatırdım anam hüngür hüngür ağlardı be. Allah rahmet eylesin güzel anama hoca! Amin de hoca!

Amin, dedim demesine de sinirliyim. Dişlerimi dudaklarıma geçirmişim. Rıfkı ayyaştı ayyaş olmasına da içime bir kurt düştü. Sarıldım kolundaki saate. Ne görsem beğenirsin. Saat gecenin üçü.

Odayı kahkahalar doldurdu. Şaban abinin kaşları ve keyfi yerinde. Asım abi işaret parmağını dudağına vuruyor devamını dinleyin dercesine.

Ya Şaban işte böyle. Allah bizi imtihan etti. Bir ayyaşla hem de. İmtihan etti etmesine de ben yine uslanmadım. İki kere iftarı erken ilan ettim. Bir kere yine Ramazan ayında sabah ezanını erken okudum. Ahalinin son sigaraları ağzında kalmış, içemeden atmışlar. Sözün özü benim ezanlara güven olmaz. Akreple yelkovanın yerini bazen karıştırıyorum. Sizin imamı bilirim Şaban. Toydur ama görevini iyi yapar. Şüphe etme sen, Cuma erken kalkmaya devam et.

Herkes öncekinden daha kuvvetli kahkahalarla çınlattı odayı. Şaban abi zaman geçtikçe Eyüp hocaya alıştı. Alıştı alışmasına ama vakit de epey geçmişti. Hasta ziyareti kısa olur, dedi Asım abi. Babam araya girdi:

-Bizim hangi işimiz kısa sürüyor ağabey? Bak Şaban’a. Tuvaletten çıkamadı. Lavabo aynası bizden çok gördü adamı be. Oturun bakam. Daha Elif kızım bize kahve yapacak.

Şaban abi görünen tek gözüyle işareti verdi kızına. Babam devam etti:

-Moral bozmaya değmez Şaban abi. Bu dünyaya iki gözle bakmanın gereği yok. Bu batası dünyaya tek göz bile fazla. Verilmiş bize bir ömür, tüketip gideceğiz. Hayat devam ediyor.

Şaban abinin gözleri dolmuştu. Elleri titriyordu.

-Söz vermişti abi. İyileştireceğim dedi. Zaten dolaşıyordum tek gözle. Ne diye umutlandırdı ki beni. Bende de suç var da… Kandım işte, kandım.

Sözün bittiği yerdi. Bir süre evin gürültülerini dinledi herkes. Kısık sesle açık televizyonun sesini, mutfaktan gelen fincan sesini, sokaktan geçen simitçinin sesini… Babam cama doğru kalktı.

-Hayri abi değil mi bu? Şu otobüste simit satan hani.

Tanıyordum. Öğlenci olduğum zamanlar bana da denk gelirdi okul dönüşü bindiğim otobüste. Fırından sıcak simitleri alır, ilçenin son durağında otobüse binerdi. Bir anda simitlerinin kokusu yayılırdı. Zaten evinde yiyeceği yemeğin hayaliyle yollara bakan yolcular bir zaman dayansa da ellerini ceplerine atıp Hayri abinin simitlerini alırdı. İndiğinde tezgahı koltuk altına alır, koşar adım yürürdü. Tek bir simit bile bırakmazdı satılmadık.

Eyüp hoca da konuya hâkimdi:

- Otobüstekiler beş parasızdı bugün herhal. Bağrındığına göre…

Asım abi de karıştı lafa:

- Zeki adam doğrusu. Para kazanmak için okula gerek yok. Düşüneceksin.

Şaban abi acı acı gülerek:

-Para kazanmak için kafanı çalıştıracaksın. Çok kazanmak istiyorsan başkasının kafasını kullanacaksın. Benim gibisi bol nasıl olsa.

Kahveler bitmişti.  Eyüp hoca ayaklandı. Bize müsaade, dedi. Müsaade sizin, dedi Şaban abi. Eyüp hoca bandajını öptü Şaban abinin. Asım abi yanaklarını sıktı, babam omzunu sarstı. Şaban abinin boynu bükük. Kulağı bekçilikten çıkarıldığını haber verecek telefonda.

 

 

14 Ocak 2014 Salı

MÜREFFEH


adnan sayım


Özgürleştikçe
Esirleşmek nedendir?
Tel örgüler, sıra sıra
Özgürlüğün çocuklarıdır
Lakin kimsecikler sevmez
Çekilirken ümidin sınırına

Ve

İkinciler,neden hep
Üçüncülerden daha
Az mutludur?

(Bu şiir Şehrengiz dergisinin 2011 Temmuz-Ağustos sayısında yayınlanmıştır.)

23 Aralık 2013 Pazartesi

UMURSANMAYAN GERÇEKLERİN BAHSİ


cemil aydın


İlkler mutlu olduğunda pembedir, hayalin rengidir
Mutluluk pudradır gerçeğin üstünü kapatır
Biraz da bundandır verdiği mutluluk
Aslında gerçeğin üstünü kapatan da biziz
Böyle olması gerektiği için belki
Çocuğun gece üstünü açma ihtimali gibi
Babayı tedirgin eder ya çocuğun üşütmesi
Öylesine tedirginim, gerçekleri üşütmüyorum
Aman üstü açılmasın gerçeğimin, ben mutluyum

Gerçekleri üşütmeyelim
Eğer üşütürsek anlarız gerçeklerin bizi üşüttüğünü
Anlarız gerçeğin içinin üşüdüğünü
Bunu anlamak, pahalıya mal olur
Zaten anlamak karlı değildir yerin üstünde
Yerin altında da kar etmez anladığın
Meğer iş inanmaktaymış, inandığından bahset bana
Yani kandığından, yani kandırıldığın şeylerden
Yani tüm hayatından, yani benden
Bahset yalanlara çıkan yollar boyu
Boyumuzu aşan şu hayatı elimize tutuşturduğu için
Tanrı’ya isyan etmek istediğinden
Mazlum kalmaktansa zalimleşmek istediğinden
Ama zalimliğine kefil bulamamaktan
İyiliğine tanık olanlardan yani seni iyi bırakan kötülerden
Neden bunca iyi olduğundan, iyi olmanın neye yaradığından
Bahset yalanlara çakılmış ömrümüzden, ölümümüzden
En güzel öldüğümüzdür yaşamak diyen şairden
Şiirlerin rüzgâr olduğundan bahset
Bana esmeyi anlat dendiğinde şarkıda
İçindeki çiçeklerin neden dalgalandığını anladığından
Şiirinde aslında farkına varmak olduğundan
İçinin farkında olduğundan, içten olduğundan yanişiirleştiğinden
Bahset dinlemek bu hayatın işiymiş,
Dinlersen dinlenirsin, içinin denizi o zaman diner.

22 Aralık 2013 Pazar

TEMBELİN ŞİİRİ


cemil aydın


Aylak bulutlar gökyüzünde
Dudaklarımda ıslık

Türküler söylerim balıklara
Sular parıldarken

Ağzımın kenarında taze dal
Sırtımı sıvazlar ceviz

Yaman bir gölgedeyim
Esniyor zaman

Susabilirim şimdi
Tembel bir uykuya dalıp

27 Kasım 2013 Çarşamba

AŞKTAN GEÇEN YOLUN ÖYKÜSÜ



cemil aydın


Şehir git gide ufalıyordu.

Uludağ’ın etekleri lodosla uçuşuyor,bir o yana bir bu yana sallanıyorduk kesik kesik öksüren arabamızda.Çam ağaçlarının,meşe ağaçlarının,kestane ağaçlarının iç içe girdiği bir ormanın içinde uzayan bir yola uzattık düşlerimizi.Sahibinden satılık başıboş tarlalarda biten ısırganlar,karamuklar;bu sıkı fıkı otların arasında gezineceğini düşündüğüm yılanlar,kertenkeleler yollara dökülüyordu.Yılanı görmüştü Nihan,çığlığı basmıştı.Silkinip ona döndüm.İşaret parmağını göğsüne bitiştirmiş,sırtınıysa benim göğsüme. “Bak,orada.” dedi.Omzunu ovaladım.Gülümsedim. O da gülümsedi.Biraz daha bıraktı kendini bana.”En basitinden en karmaşığına kadar tüm korkuları yok eden gülümsemeni seviyorum,buna ömrüm boyunca  muhtacım.” Daha sıkı sardım onu.Ellerim onun ömrünün tamamına dokunmak ister gibi tüm vücudunda geziniyor,zamanın durağan olmadığını ispat edercesine bedeninin tüm kıvrımlarına sığınıyordum.
Zaman derinleşiyordu.
 Ben hiç bitmeyecekmiş zannettiğim,ömrüm boyunca unutamayacağımı düşündüğüm bir ana gömülüyordum.Geçmişte yaşadığım iyi kötü her şey,içinde bulunduğum ana üşüşüyor,tüm uysallığıyla diz kırıp bu anla bütünleşiyordu. An bir ırmak gibi kıpırtısız akıyordu bedenimde. Gelecek şekilsiz bir denizdi.Mutluydum ve bu yüzden susuyordum.
 Yol git gide daralıyordu.
Çakıl taşlarına boğulmuş yolların yanında artık kerpiç evler vardı.Damı ve evi ayırt edilemeyecek kadar sade bir evi arkada bıraktıktan sonra,bir çeşme karşıladı bizi.”Duralım mı,dağ suyu içelim gelmişken.” Ellerimi ömrünün tamamına dokunamadan çektim.Arabadan indik.Taksi şoförü sigarasını yaktı.Birkaç çocuk taksinin başına üşüştü. İki elinin arasında seyrediyorlardı taksiyi.Ben de küçükken yumruk yaptığım ellerimi gözüme dayar,parmaklarımla avcumuna arasındaki boşluktan ağaçları ve gökyüzünü seyreder,büyüyünce avlayacağım kuşların yuvalarını gözlerdim.Çocuklar gökyüzünü seyrediyorlar mı hala? Bilmiyordum ve bunu öğrenmeye takatim yoktu.
Nihan çeşmenin başında bekliyordu.Çeşme nezle olmuş,hapşırır gibi akıtıyordu suyunu.Köyün  genç kızları ;plastik mavi bidonları,çinko kazanları,teneke ibrikleri ince parmaklarına sıkıştırmış bekliyorlardı çeşmenin başında.Sıranın en önünde bulunan nergisli yazması başının yarısına kadar açılmış,güllü eteğinin altından kiraz işlemeli yün çorabı gözüken kızıl saçlı kıza hafif bir sesle: “Su içebilir miyiz?” dedim.Birkaç saniye beni süzdükten sonra ibriğini çeşmenin kenarına kaydırdı,ani bir hareketle sırtını döndü. Müsade etmişti. Nihan ürkekliğini bana bırakarak çeşmeye yaklaştı. Ağzını musluğa yaklaştırdı.İlk başta suyu içemedi. Çeşme sertçe hapşırdı Nihan’ın yüzüne.Avucuna beklediği sular yüzünden süzüldükten sonra düştü avucuna.Su kendisini temizliyordu Nihan’ın yüzünde.Suyun berraklığıyla Nihan’ın berraklığını ayırt edemiyordum.Nihan bir göl sakinliğiyle tekrar musluğa yaklaştı. Avucuna suyu doldurup geri çekildi. Çeşmeden ayrılmasıyla kızıl saçlının ibriğini kapması bir oldu.Az önce fark edemediğim altınları bileklerine döküldü.Sırada fısıldaşmalar arttı,gülüşmeler başladı.Arabaya yöneldiğimizi gören taksici sigarasını söndürdü.Çeşme başında bekleyen kızlar gözlerinin ucuyla bizi seyrediyor olmalıydılar.
Yol bir yere varamamanın tedirginliğiyle uzuyordu.
Ben yolun darlığından ve uzunluğundan soyutlanmış bir alemdeydim. Tüm istikametlerin odağında Nihan vardı. Nihan bu alemin merkeziydi. Bu alemden çıkıp hayata döndüğümde trafik çizgilerinde,kirlenmiş camlarda Nihan’ı görüyor, iğde kokularında Nihan’ın kokusunu buluyordum.
Aylak bulutlar bir araya gelmiş,yüklerini boşaltıyorlardı.Yağmur başlamıştı.Yağmur yağdığında Nihan’ın çimen yeşili gözleri daha bir parladı. Nihan, o yeşil cenneti kapatmış,daldığı alemin esrikliğiyle dudaklarını kıpırdatıyordu. Manzara değişiyor,hava değişiyor,sözler değişiyor,biz değişiyorduk. Baki kalan Nihan’ın güzelliğiydi. Onun güzelliğine yol oluyordu şiirler,öyküler. O güzelliği çokça görmek için uzuyordu şiirler,o güzelliği çokça görmek için uzuyordu öyküler.
Yolun sonu görünüyordu.
Taksici bir an önce bu dağ başından kurtulmak için hızlanıyordu. Görüntüler bir korku filminin fragmanı gibi hızlıca gürültüyle geçiyordu. Yağ tenekelerine dikilmiş menekşeler, ay çiçekleri, şemsiyeler, yol çizgileri, su damlaları,acı bir fren sesi, Nihan’ın savrulan saçları,taksicinin yüzünü kapatan elleri,uçurum,ısırganlar, kızıl saçlı kız,çeşme, yağmur,şiirler…
Yol bitmişti.
Öykü bitmişti.Şiir bitmişti.
Yağmurlu bir günde
En güzel şiir olacak ölümün
Okuyamayacağım sevgilim.

23 Kasım 2013 Cumartesi

BOZUĞUN VAR MI SEVGİLİ OKUR?



cemil aydın


Son yıllarda MEB’in uygulamaya çabaladığı bir proje var: Okullar Yazarlarla Buluşuyor. Bu proje kapsamında görev yaptığım okula Ali Erkan Kavaklı adlı bir yazar geldi. Kendisini tanımıyordum. Diğer öğretmen arkadaşlar da tanımıyordu ve doğal olarak öğrenciler de. Bunun üzerine okul müdürü yazar hakkında bilgi edinmemizi ve programa katılacak öğrencilere bu bilgileri aktarmamızı istedi. Biz de alelacele hakkında bilgi topladık. Acele etmekte haklıydık! Koskoca Ali Erkan Kavaklı bir gün sonra okulumuzu şereflendirecek! Tabii olarak öğrencilerimize yazarımızı tanıttık. Hazırlıklarımızı tamamladık.

Gün bitti. Yazarımız Ali Erkan Kavaklı saat 10.00 sularında gelecekti. Tüm Türkçe öğretmenleri derslerinden çıkarıldı. Ali Erkan Kavaklı gelecek ya, herkes hazır bir vaziyette beklemeliydi. Çiçekler hazırdı ve çiçekleri takdim edecek öğrenciler heykel donukluğuyla bekliyorlardı ismini bir gün önce öğrendikleri yazarı.

Bir buçuk saatlik gecikmeyle yazarımız resmi araçla okula giriş yaptı. Bizleri tek tek selamladı, tokalaştı.

Salonda hazırlıklarımız tamamlanmıştı. Yazarımız ve proje tanıtılıp, organizasyonun düzenlenmesinde emeği geçen İlim Yayma Cemiyeti’ne teşekkür edildikten sonra yazarımız programına başladı. Yazarımızı 1500 küsur seminer düzenlediğini söyledi, eserlerini uzunca tanıttı. Her türde eseri vardı. Çoğu kişisel gelişim kitabı olmak üzere, roman,hikaye,deneme türünde birçok türde eser verdiğini belirtti. Bir ara çok satıldığı için polisiye roman da yazdığını söyledi. Sonra öğrencileri çok fazla sayıda soru çözmeleri için motive etmeye çalıştı. Çeşitli konularda test çözme sözü veren öğrencilere kendini alkışlattırdı. Programın sunumu böylece bitti.

Sıra Kavaklı’nın kitaplarını imzalama törenine gelmişti. Kitapların fiyatı 5 TL’den başlıyordu. Öğrencilerin çoğunun yanında para yoktu. Parası olan üç beş öğrenci masaya yaklaştı. Bir öğrenci bir kitap seçip, yazara imzalaması için uzattı. Yazar kitabı imzaladı ve öğrenciye uzattı. Öğrenci de kitabın parasını utana sıkıla masaya bıraktı. Yazarımız parayı alıp kenara koydu. Para üstü vermesi gerekiyordu. Cebini yokladı, bozuğu yoktu. Gözleri yardımcısını aradı. O da ortalıkta yoktu. Daha sonra para üstünün verileceği söylenerek öğrenci uzaklaştırıldı. Üç beş öğrenci daha kitaplarını imzalattıktan sonra öğrenciler salonu boşalttı.

Bir öğretmen arkadaşımız yazarımızdan kütüphaneye bağışlaması için kitap istedi. Ancak yazarımız bu teklifi reddederek kitapları ancak indirimli verebileceğini söyledi. Biraz daha ısrar üzerine kitaplardan çok fazla gelir elde edemediğini ve yaza oğlanı evlendireceğini söyledi. Hepimiz hayretle birbirimize baktık. Yazarın bu tavrı üzerine müdürümüz ortamı yumuşatmak maksadıyla parasının karşılanması taahhüdüyle yazardan tüm kitaplarını imzalamasını istedi. Buna çok sevinen yazarımız salonda olmayıp arabanın bagajında olan diğer kitapların da getirilmesini istedi. Kitaplar geldi, tek tek imzalandı. Okul sitesine konması düşünülerek birkaç hatıra fotoğrafı çektirildi ve program sona erdi.

Organizasyonu düzenleyen İlim Yayma Cemiyeti’ne ve proje çalışmaları için MEB’e teşekkür ederiz.

İlim yayıldı, eğitimin ışığı aydınlattı okulumuzu.

Sayenizde yaza oğlanı evlendirecek Ali Erkan Kavaklı.
(Bu yazı Yordam Dergisi'nin 17.sayısında yayınlanmıştır.)